Eşrefpaşalı Dedem

EŞREFPAŞALI DEDEM

 Erdinç Gönenç

Erdinç GÖNENÇ (rahmetli)

Nisan 1990

Benim dedem, annemin babası, bir bela adamdı. Eşrefpaşalıydı. İzmir’in en namlı kabadayıları Eşrefpaşa’dan çıkar. Sınıf arkadaşım Refik kendisinin iki katı Erdem’i evire çevire dövdüğünde hepimiz şaşıp kalmıştık. Refik de Eşrefpaşalıydı. Eşrefpaşalı, eli maşalı...

Dedem gençliğinde Alsancak’tan Karşıyaka’ya yüzerek geçmiş. İnanırım çünkü yaşı altmışa yakınken bile yüzmede benden hızlıydı. Birinci Dünya Savaşı’nda Kut-ül Amâre’de savaşıp esir düşmüş. Kurtuluş Savaşı bitene kadar Mısır’da esir kampında kalmış. Esir kampındayken kendisini dipçikleyen İngiliz askerinin kafasına tuğlayı geçirmiş. Uzun süre hücrede tutmuşlar. Yanağında şarapnel izi vardı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yol vergisini ödemeyi unuttuğu için polisler sokakta yakalayıp angaryaya götürmüşler yaka paça. Bu yüzden önce Serbest Fırkacı, sonra Demokrat Partili olmuş.

İlkokul birinci sınıftayken beni döven bir çocuğu okulun koridorlarında, merdivenlerinde kovalamış, bahçede yakalayıp kıçına iki tokat atmadan da bırakmamıştı. Mahallenin bıçkını Çingen Ali bana küfrettiğinde de onu bir tokatta dut ağacına çarptırıp bayıltmıştı. Anneannemle, annem ve babamla sık sık kavga eder, anneanneme küstüğünde başını alıp akrabalarına gider, iki üç gün ortalıkta görünmezdi.

Dedem belâ adamdı ama iş torunlarına, özellikle de bana geldiğinde altın kalpli oluverirdi. Türkbirliği İlkokulu’nda birinci sınıfı okurken, annemle dedem küstüler. O yüzden dedem evimize gelmezdi. Ama her sabah onu okulun önünde beni beklerken bulurdum. Gece vardiyasından çıkmış olurdu. Eve uyumaya gideceğine, Alsancak’tan Karşıyaka’ya bana mutlaka yetişirdi. Sıcak bir salep içirtir, karnımı sıcak bir gevrekle doyurur, öyle giderdi.

Dama oynamayı dedemden öğrendim. Onların yanında kaldığımda beni kahveye götürürdü. Ya dedemle ya da onun arkadaşlarıyla dama oynardım. Dama veya satranç oynamak için özel olarak yapılmış, kenarlarında çekmeceleri olan o küçük siyah masalar dün gibi gözümün önünde.

Günde üç paket Birinci sigarası içerdi. Nikotini vücuttan temizlediğine inandığı için bol bol tatlı yerdi. Kış geldi miydi fanilâsının altından göğsüne ve sırtına gazete kağıdı koyardı.

Yıllar sonra İstanbul’dan İzmir’e görevli geldiğimde onu Tepecik’te devamlı oturduğu kahvede bulmaya gittim. Üstümde yazlık bir gömlek vardı. Beni görünce çok sevindi. Yanında arkadaşları vardı. Bana “Neden kravat takmadın, gözlüğün nerede?” diye sordu. Sonra arkadaşlarına dönüp açıkladı, “Torunum müfettiş. Hep kravatlı gezer. Gözlük de takar.”

Torun çocuklarını gördü. Kardeşimin kızını, benim oğlumu gördü. Onlarla birlikte, parmaklıklarının içine girer, oyunlarına katılırdı. Doksan yaşında akciğer kanserinden öldü. Ben dedemi en çok, kucağında kundaklı en küçük kardeşim, polisevlerinin bulunduğu yamaçta oturmuş, Çatalkaya’ya karşı sigara tüttürürken anımsıyorum.


Yorumlar - Yorum Yaz