Gavur İzmir

GAVUR İZMİR

Remide Arsan 

Remide ARSAN

10 Ocak 2012

İzmir’e uzaktan bakarken en çok "gavur" tanımını severdim. Bir kere çok sevimli bir nüans. Biraz da imrenirdim galiba! Çünkü bu esprili tanım, yurdumuzun genel sosyal yapısına oranla daha batılı, daha çağdaş, daha bilinçli, daha bilgili insanların şehri anlamında. Daha fazla sayıda kaliteli müzik dinleyen, tiyatroya giden, okuyan demek. Daha çok bayrak, daha çok Atatürk, daha çok eğitim, daha çok ..., her şey demekti. Kısaca beklentim çok, çıta yüksek.

Bir de yetiştirdiği şöhretler var tabii. Türkiye’nin neredeyse her mesleği, o mesleğin en üst seviyelerinde icra edenlerin çoğu İzmirli. Listesini say say, bitiremedim.

Ne mutlu! Demek ki "ne yaparsa yapsın ama en iyisini yapsın"ları yetiştiriyor bu topraklar. Hemşerilik koyu kıvamda. (Bu bağlılık bu oranda bir de Adanalılarda vardır. Bereketli topraklardan çıkarak Türkiye çapında ünlü ve başarılı olanların sayısı az değildir. Birbirlerini çok tutarlar ve desteklerler.)

İçinde büyümesem de İzmir’in rakı kokan otunu, annemin evinde görmesem de limonlu suda yüzen enginarlarını, her renk ve boydaki çekişkelerini, tuhaf isimli yemeklerini her nasılsa bilirim. Bizdeki sarma-dolma çeşit çeşit çorba ile sınırlı yemeklere karşın, şevketle tanışıklığım olmuştur ve kendisini pek sevmişimdir. Bağımız, sanırım "şevket-i bostan" yemeğinin lezzetinden çok, bana pek de romantik gelmeyen isminin aklımda kalmışlığından kaynaklanmaktadır. Öte yandan yemeği icat eden marifetli kadının ilham kaynağının, belki de bu bitkiyi bostanından alıp ona getiren Şevket’e duyduğu aşk olabilme ihtimali yüksektir. En azından ben öyle düşünmekte bir sakınca görmüyorum. O zamanlarda da kalpler arasındaki mesafe, yolun mideden geçmesi halinde derhal kısalmaktaydı herhalde.

Mum ışığında yenen bir yemekte "bir porsiyon şevket-i bostan rica ediyorum" demenin ambiyansa uygunluğu tartışılabilirse de, ne gam? Bunların hepsi, ötesi, berisi, bahçesi, bostanı, İzmir’i gözümde her daim sıra dışı yapmıştır.

Benim bu şehrin herhangi bir ağacında takılı kalmış bir gençlik hatıram, bir bankında elimin izi, suyun öte yakasında bir yürek sızım olmadı. Yine de Sezen Aksu'nun ezgilerini dinlerken, Ertuğrul Özkök’ün kaleminin ucundan İzmir damlarken, şarabın rengine eş gün batımlarında -varsın fotoğraf olsun- ben de onlarla dalıp giderdim uzaklara. Ege'nin yeli, yaprağının sesi, bulutunun aksi bir başkadır derlerdi. Öyle güzel anlatırlardı.

Başka mevsimlerde, başka yağmurlarda büyüdüm ben.

Koynunda salıncaklarım, salıncaklarda uykularım, gölgesinde nice heyecanlarımın barındığı, kocaman kollu, geniş bağırlı kestane ağaçlarına ihanetim vardır; sapsız, çöpsüz, gölgesiz, dalsız palmiyelere uzaktan sevdalanmışımdır.

Benim değildir, hiç olmamıştır, ama bana müzikteki sekizinci nota gibidir İzmir.

Başka bir sevdam da, her köşesi santim santim örülürken, harcına kimlerin terinin karıştığını, duvarlarına kaç yankının gizlendiğini, merdiven trabzanlarına kimlerin elinin değdiğini hayâllediğim görmüş-geçirmiş yapılarıdır. Her biri tarihin ta kendisidir. Ve bu büyülü şehirde tarih kitaplardan okunmaz, tarih yaşanılır, tarih gözle görülür, tarihe dokunulur ve solunur.

Tahsin Sermet şanslı bir mimarmış. Konak’taki Devlet Opera ve Balesi ile Milli Kütüphane binalarını tasarlamanın gururunu yaşamış.

İmrendiğim o değil.

Bir mimarın şantiyesine Atatürk’ün hem de kaç kez kontrolör olarak gelmesi nasıl bir duyguydu acaba?

"Tozun toprağın çamurun kusuruna bakmayın Paşam" diye mi karşılamıştır onu?

"Oğlum şu sandalyeyi çabuk temizleyin, acele paşama semaverdeki çayı tazeleyin" mi demiştir?

İç geçirdim.

İzmir’e geçen yıl gelip yerleştiğimde, yurt dışında araştırma yapan bir arkadaşım için Milli Kütüphane’den bir belge almam gerekti. Konak semtinde otobüsten inince, trafik polisine, otobüs şoförüne, simitçiye, köşedeki gişelere, büfelere, mağazalarda çalışanlara, yoldan geçen kelli ferli bir beye, şık giyimli hanımlara ve çok sayıda gence "Milli Kütüphane nerede?" diye sordum.

"Bilmiyoruz" dediler.

Biraz ilerleyince kafamı kaldırdım. Konak'ın neredeyse tam göbeğinde, tam da karşımda Kütüphane. Neoklasik tarzdaki zarafeti, beş bini "emsalsiz değerde" olarak kayıt altına alınmış 750 bin kitabı ve içinde Atatürk’ün dokunuşları ile.

Görevli beni gezdirirken "Elimizde Victor Hugo’nun paha biçilmez orijinal bir eseri bulunuyor. Bunu görmek için Fransa’dan gelirler." dedi.

İzmir’in Konak'ında boynum büküldü.


Yorumlar - Yorum Yaz