İzmir Gezisi

İZMİR GEZİSİ

  Derya Çölaşan

Derya ÇÖLAŞAN

Nisan 2006

Nisan ayında küçük bir tatil fırsatı bulunca İzmir'de, üniversitede okuyan kuzenimin yanına gitmeye karar verdim. Uçak bileti ayarlayıp zamandan kazandıktan sonra, dolu dolu geçecek bir İzmir yolculuğu başladı. İlk gün Dokuz Eylül Üniversitesinin yakınında, Buca'da oturan kuzenimin evinden çıktık ve otobüsle önce Konak'a gittik. Pazar günü olması ve havanın da güzelliği nedeniyle oldukça kalabalıktı meydan. Konak'tan, İzmir Devlet Tiyatrosu'nun önünden yürüyerek Asansör'e gittik İzmir'e tepeden bakmak için.

Güzelyalı semtindeki Tarihi Asansör 1907 yılında yapılmış. Mithatpaşa'dan Halil Rıfat Paşa Caddesi'ne çıkmak için 155 basamağı çıkmak gerekiyormuş. Halka kolaylık olsun diye de bir işadamı olan Nesim Levi Bayrakoğlu yaptırmış. Hala da bu amaçla kullanılan Asansör, 1992’de restore edilerek aynı zamanda turistik mekânlardan biri haline getirilmiş. Yukarıda bir de lokanta var. Asansör’ün girişi, iki yanı eski taş evlerle dolu olan Dario Moreno Sokağı’nda. Dario Moreno, "Deniz ve Mehtap", "Seni Beklerim Öptüğüm Yerde", "Hatıralar Hayâl Oldu" gibi çok sevdiğimiz şarkıları yapan, İzmir âşığı bir sanatçı. Bir dönem oturduğu evin bulunduğu sokağa daha sonra onun adı verilmiş. "Vasiyet" isimli bir de şiiri var.

İzmir, tatlı ve sevgili şehrim.

Bir gün şayet senden uzakta ölürsem,

Beni sana getirsinler.

Fakat mezarıma götürürlerken,

"Öldü" demesinler, "uyuyor" desinler.

Tatlı İzmir'im...

Asansörden sonra sahilden yürüyerek tekrar Konak’a döndük. Meydandaki en önemli eserlerden biri İzmir’in sembolü haline gelen Saat Kulesi ve onun yakın arkadaşları güvercinler. 1901’de İkinci Abdülhamit’in tahta çıkışının 25'inci yılı için yaptırılan 25 metre yüksekliğindeki Kule'nin dört yönünde dört çeşmesi var. Tepesindeki saat ise Alman İmparatoru İkinci Wilhelm'in hediyesi imiş. Meydanın ortasında yer alan Saat Kulesi, hemen karşısında yer alan firuze çinilerle süslü ufacık Konak Yalı Camisi ile birlikte Konak Meydanı’na çok güzel bir görüntü katıyor.

Meydandan Kemeraltı Çarşısı'na doğru gidince hediyelik eşyalar, her türlü giysi vs. birçok ürün satan dükkânlarla karşılaşılıyor. Çarşıda dolaştıktan sonra mutlaka Kızlarağası Hanı’na uğramalı. 1745 civarında yapılan Hisar Camisi’nin yanında yer alan kare planlı Han, el sanatı ürünlerin, halıların, bakır eşyaların, hediyeliklerin bulunduğu, keyifli kahve içme molaları verilen çok güzel bir yapı. Fincanda pişen Türk kahvesi yapıyorlar. Ocağın üstüne fincanı koyarak pişirdikleri kahvenin ardından, arzu ederseniz "altı ay garantili fal" da bakıyorlar. Mistik bir ortamda içilen güzel bir kahvenin ardından dinlenmiş ve keyifli bir şekilde artık Kordonboyu gezilebilir.

İzmir’i hiç görmeyenlerin bile bildiği Kordonboyu, ününü hak eden bir güzellikte. Bir yanı masmavi İzmir Körfezi, diğer yanı çimenlerine uzanılan, bodur ağaçlarının altında oturulan, acıkıp susayınca da sahil boyunca uzanan hoş lokantalarından dilediğinize girebileceğiniz Kordonboyu’nda hiç sıkılmadan uzun saatler geçirebilirsiniz. Dilerseniz sizi bekleyen faytonlarla Kordon turu da atabilirsiniz. Konak Meydanı’ndan Kordonboyu’na ilk girilen yer Pasaport olarak biliniyor. Pasaport İskelesi, dalgalı siyah-beyaz zemini, sarı iskelesiyle çok güzel görünüyor.

Alsancak’a doğru yürümeye devam ederken iki katlı ahşap beyaz bir ev dikkatimi çekti. Yanına yaklaştığımızda Atatürk Müzesi olduğunu görünce içine girip gezdik. 1862 yılında yapılan tarihi bina, 1927 yılında İzmir Belediyesi tarafından Atatürk'e hediye edilmiş. Atatürk İzmir’e gittiğinde bu evde kalmış ve çalışmalarını burada sürdürmüş. Ev 1941 yılında müzeye dönüştürülmüş. Ücretsiz girilen müzenin ilk katındaki odalara girilmiyor ama merdivene serili bordo halılarından geçip ikinci kata gelince genişçe bir salon yer alıyor. Salona bakan odalar Atatürk’ün yattığı oda, çalışma odası, yaver odası gibi birkaç odadan oluşuyor. Var olan eşyaları korumak adına odaların içine girilmiyor, eşyalara dokunulmuyor ve sadece kapısından içeri bakılıyor. Bir zamanlar Atatürk’ün orada kaldığını bilmenin heyecanıyla, çalışma odasının penceresinden İzmir Körfezi’ne bakıp kahvesini içtiğini ve bu güzel ülkenin düşmana verilemeyecek kadar güzel olduğunu düşündüğünü hayal ederek müzeden ayrıldım.

Müze’den çıkıp arka sokağa geçilince ünlü mağazaların yer aldığı Gül Sokak ve birçok kafenin bulunduğu Kıbrıs Şehitleri Caddesi yer alıyor. Sevinç Pastanesi ile Liman arasındaki sokağın yeme-içme ve eğlence merkezi olarak dinamik bir görüntüsü var. Caddenin iki tarafında ise özgün mimarileriyle dizi dizi evler sıralanıyor.
Havanın kararmaya başladığı sırada, güneş denizin üzerinde batarken şehir hatları vapuruna atlayıp Karşıyaka’ya geçtik. Beşiktaş-Kadıköy hattı gibi gündüzleri dolup dolup boşalan vapurda, akşam saati olduğundan sürekli fotoğraf çeken yerli-yabancı turistler vardı. Denizdeki akşam rüzgarının mevcudiyetinde bir bardak sıcak çayımızı içip Karşıyaka’ya vardık. Hava iyiden iyiye kararmış olduğundan, çarşıyı gezip, sahilinde bu sefer Konak’a bakarak yürüdük.

İzmir’in her yerini dolaşan ESHOT (yani bizim İETT) otobüslerinden birine binip, uzun bir yolculuktan sonra Buca’ya döndük. İzmir’de şehir içi ulaşımında otobüslerin yoğun olarak kullanıldığını fark ettim. İstanbul’daki gibi minibüs pek yok. Otobüsler şehrin her yerine gidiyor fakat pek çoğu eski ve körüklü otobüsler. Metro da fazlaca kullanılmakta. Hatta var olan metro hattını uzatma çalışmaları da sürüyor. Şu anki Metro Üçyol-Bornova arasında çalışıyor; hattın bir kısmı yeraltından, bir kısmı yerüstünden gidiyor.

İkinci gün yine Buca’dan bindiğimiz otobüsle yaklaşık 1,5 saat yol alarak Balçova’ya, teleferiğe binmeye gittik. Öğrenciler için 1,75 TL, siviller için 2,5 TL ücreti olan teleferik, hafta içi saat başı ve buçuklarda, tatil günleri ise sürekli olarak kalkmakta. 5-6 dakika süren, aşağıya bakarken ağaçları, karşıya bakarken tüm körfezi görebileceğiniz, yükseklik korkusu olanlar için zorlu ama keyifli bir yolculuk.

Dört kişilik teleferikle tepeye varınca çam ağaçları içinde çok güzel bir manzarası olan mesire yerine varılıyor. Ve tabii her Türk’ün aklını başından alan bir mangal kokusu yayılıyor. Tok bile olsanız, çok cazip gelen kokulara dayanamayınca kendinizi bir lokantada ya da "kendin pişir kendin ye" bölümünde, mangalda ateşi yellerken bulabilirsiniz.

Fazla vaktimiz olmadığı için, mangaldan uzak kalmayı -nasıl olduysa- başararak teleferikle aşağıya inip İnciraltı sahiline gittik. İnciraltı, deniz kenarında Atatürk Öğrenci Yurdu’nun da bulunduğu çok güzel bir yer. Otobüsle geçtiğimiz yerlerde sağda seralar, sol tarafta ise eğlence alanları vardı. Çocuklar için oyun alanları, buz pateni pisti vb. birçok aktiviteye uygun yerler gördük. Sahilde inerek, deniz kenarında uzun bir yürüyüş yaptık. Öğrencilerin çok olduğu yerlerde kafe ve barlar da oldukça fazla. İnciraltı’nda da birçok güzel kafe vardı. Biz Turkuaz’a gittik. Çok geniş bir alanda çocuk oyun alanları, sürekli canlı müzik olan salon, minderli koltukların olduğu bahçe, tahta masaların olduğu bölüm gibi farklı alanları olan, self-servis yüzlerce çeşit arasından istediğinizi yiyebileceğiniz güzel bir mekan. Crown Plaza Oteli ve büyük bir alışveriş merkezi olan Özdilek de var İnciraltı'nda. Gün sonunda Özdilek’ten alışveriş yapıp sahilden giden müşteri servisine binerek 20 dakikada Konak’a vardık.

Hava kararmaya başlasa da, içimizdeki başka yerleri de görme isteğiyle Konak’tan metroya binerek 12 dakikalık bir yolculukla Bornova’ya gittik. Bornova, Ege Üniversitesinin bulunduğu, dolayısıyla öğrencisi bol bir ilçe. Genellikle bütün gençlerin gittiği Küçük Park’taki Sevgi Yolu’na gittik. Burası sağlı sollu birçok kafenin olduğu ve müdavimleri gençler olan bir sokak. Orada oturmak yerine şehri dolaşmayı tercih ettik. Bornova İzmir merkezine göre oldukça yeşil bir ilçe. Büyük Park dışında da şehir oldukça ağaçlıklı. Yeni açılan Forum Bornova adındaki alışveriş merkezi de son zamanlarda çok gidilen mekanlar arasındaymış ama alışveriş yaparak vakit geçirmek istemediğimiz için oraya gitmedik. İzmir’de birçok barda fıçı bira yerine şişe bira tercih ediliyor. Biz de günün sonunda eve gitmeden, buz gibi şişe biramızı Bornova’da içerek otobüsle eve döndük.

Üçüncü gün "Bugün nereye gitsek?" diye düşünürken, öğle saati olmasına rağmen birden Çeşme’ye gitmeye karar verdik. Bunun için önce Üçkuyular’a gidip, oradan da midibüslere binmek ve büyük ihtimalle saatler harcamak gerekiyordu. Üçkuyular’dan 7 TL’lik biletle Çeşme’ye midibüsler var. Tıpkı düşündüğümüz gibi, oraya vardığımızda saat beşe geliyordu. Yaz sezonuna hazırlanan Çeşme öyle sakin öyle keyifliydi ki, yazın gitseniz asla bulamayacağınız bir huzur vardı. Çarşıdan geçip bomboş sahilde yürüdük.

Oraya kadar gitmişken, Çeşme kumrusu ve üzerine de sakızlı dondurma yemenin şart olduğuna kendimizi inandırdık. Çok da güzel oldu. Sakızlı dondurma, sakız reçeli, sakız macunu gibi yiyeceklere sıkça rastlamak mümkün. Yerli halkın, dükkanlarının önünde sohbet ettiği Çeşme turundan sonra, adını rüzgar sörfü yapılan mükemmel yer olarak hep duyduğumuz Alaçatı’ya gitmek istedik.

Sahilden kalkan minibüslerle 15-20 dakika süren yol boyunca mükemmel villaların olduğu Ilıca bölgesinden geçerek Alaçatı’ya vardık.

Alaçatı hakkında bildiğimiz tek şey sörf olduğu için, önce dar sokaklı evler arasında yürürken denizin ne tarafta olduğunu kestirmeye çalıştık. Bir türlü bulamayınca da sorduk ve aldığımız cevap aynen şöyleydi, "Alaçatı’da deniz yok ki!". "Nasıl yani, nerde sörf yapılıyor?" şeklindeki şaşkınlık sorusuyla, beş kilometre ileride olduğunu öğrenince, biraz hayal kırıklığı yaşadık ama Alaçatı o kadar güzeldi ki, bu fazla uzun sürmedi. Alaçatı’ya çok gelişmiş, hatta lüks bir köy mü demeli bilmiyorum. Daracık sokaklar arasında iki katlı muhteşem cumbalı taş evlerin pencerelerinden çiçekler sarkan, birçok ünlü mağazanın –şu anda kapalı olsa da- bulunduğu, çok güzel kafe ve lokantaların olduğu, ama köy tadında samimi bir havası var. İmren Pastanesi’nden aldığımız sakızlı dondurma öyle güzeldi ki!

Alaçatı'nın öyle bir havası var ki, sanki o sokaklardan birisi denize açılacakmış, mavi boyalı pencereler gibi birden masmavi deniz görünecekmiş gibi geliyor insana.

Büyük çoğunluğu ev değil, kafe gibi işletme olan beyaz taş evler arasında (sanırım sakız ev deniyor onlara) dolaşırken, civarda yeni yapılan evler olduğunu da gördük. Hepsi de genel mimari yapıya uygun cumbalı taş evler stilindeydi. Genel dokuyu bozmadan böylesi güzel yeni yapılan evlerden birinin bahçesine bakmaya çalışırken düşüp fotoğraf makinemi çalışamaz duruma getirince ne yazık ki onları çekemedim. Ve tabii köyün girişindeki yel değirmenlerini ve oradan görünen manzarayı da.

Turistlerin olmadığı, sadece yerli halkın olduğu bir zamanda keyifli bir geziden sonra bir paket de sakızlı un kurabiyesi olarak ve de "iyi ki gelmişiz" diyerek eve döndük.

Kısa süreli de olsa bolca gezintili geçen İzmir günlerinde beni evinde ağırlayan ve her yeri gezdiren kuzenim Mihriban’a bir kere daha teşekkürler!

Yorumlar - Yorum Yaz