Karşıyaka Masalları

ESKİ KARŞIYAKA'YI YAZMAM GEREK

 1960larda Karşıyaka Çarşısı girişi

Erdal ÖNAL

11 Mayıs 2007, Cuma



 1960larda Karşıyaka


İSTASYON MASALI

Bunları yazarken şimdi bana masal anlatıyormuşum gibi geliyor. 1955’lerde Karşıyaka’da motorlu araç sayısı yok denecek kadar azdı. Tek taksi durağı iskeledeki Ersan Taksi idi. O zamanlar ulaşımda istasyonun rolü çok büyüktü. Çiğli’ye nerede ise saat başı banliyö treni kalkardı. İstanbul, Ankara yolculukları da genelde trenle yapılırdı. İstasyon ile çarşı caddesi arasındaki daracık yolda her zaman 15-20 fayton dururdu. Ağaçların altındaki tulumba faytoncuların temizlik işlerine ve atların sulanmasına yarardı. Bütün faytonlar pırıl pırıldı. Faytonların deri kısımları bademyağı, sarı metal bölümleri ise fay ile neredeyse her gün ovulurdu. Atlar bakımlı olduğundan tüyleri parlardı. İstasyonda inen yolcular gidecekleri yere faytonla giderlerdi. Zaten başka seçenek yoktu. Bugünkü Kız Enstitüsü’nün yerinde pazar günleri kurulan pazardan alınanlar da evlere faytonla taşınırdı. Sünnet düğünlerinde mahallenin çocukları 10-15 faytona ancak sığardı.

Bugünkü İstasyon Taksi'nin olduğu yer at arabacılarınındı. Şehir içi yük taşıma işi iki tekerlekli at arabalarıyla yapılırdı. Oradaki arabalardan bir tanesinin atı olağanüstü iriydi. Ayakları bir bakır tencere büyüklüğünde ve çok kıllıydı. Atın hareketleri ağır çekim film gibiydi. Böyle iri atlara Kadana denirdi. Ordudan emekliye ayrılmış atlar olduğu söylenirdi. O yıllarda İzmir’de de birkaç kadanaya rastlamıştım. Varyant'tan araba ile yük çıkaran kadanaların ayaklarına kamyon lastiğinden yapılmış özel pabuçlar bağlanırdı. Ulaşımda atlar bu kadar aktif olunca artık şehrin her noktasında keskin kokan öbek öbek at pisliklerinden pek rahatsız olmaz, kabullenirdik.

Her gün akşamüstleri istasyona iki kokoreççi gelirdi. İri yarı, pek de temiz olmayanın adı Raif’ti. İstasyona gelirken çocuklar "paranla bok ye" diye bağırıp kızdırırlardı. Adam ayaklarından rahatsız olduğundan, pek bir şey yapamazdı. Kısa boylu olup, Zübeyde Hanım Parkı'nın yanında oturanın adı Cemal Aga idi. Çok temizdi; her zaman tiril tiril giyinirdi. Başında her gün bembeyaz bonesiyle işini yapardı. Her zaman önce onun kokoreçleri biterdi. Raif istasyona gelirken de, giderken de peşine 20-30 kedi takılırdı. Yarım ekmek içi kokoreç 50 kuruştu. Bugün istasyon binasının arkasında yer alan Naci Gülçağ’ın işlettiği İstasyon Kahvesi elli yıl önce de vardı. İstasyonun Nergis tarafındaki tan-tanlar yukarı doğru geçildiğinde, üç beş ev sonra bahçeler başlardı. Hemen sol tarafta boyları iki metreye varan geniş kargılıklar vardı.

Bugün dolmuşların bulunduğu alan o zamanlar marşandizlerin yüklerini boşaltma yeriydi. Karşıyaka’daki herkes kış mevsiminde Soma linyiti yaktığından bir dönem oraya vagonlar dolusu linyit indirilir, kamyonlarla Soğukkuyu’daki dağıtım merkezine taşınırdı.

 1950li yıllarda Karşıyaka Tren İstasyonu
1950'li yıllarda istasyon

SOĞUKKUYU MASALI

İstasyondan Soğukkuyu'ya kadar uzanan Zübeyde Hanım Caddesi çarşı kadar olamasa da oldukça hareketliydi. Demiryolunu geçer geçmez, şimdiki Hükümet Binasının bulunduğu yerde önceleri Hayâl Açıkhava Sineması vardı. Bir süre sonra onun bitişiğine Beyazıt Sineması yapıldı. İki sinema yan yana olunca orası akşamları eğlence merkezine döndü. Sinemalar 20.30’da başlardı ama çiğdemciler, dondurmacılar, çerezciler, süt mısırcılar 19.30’da sinema önünde yer kaparlardı. Sinemanın sağı, solu, arkası bahçe olduğundan, film seyredilirken sıcaktan rahatsız olunmazdı. Şimdi burada, "bir mayıs ayında film seyrederken yan bahçeye elimi uzatıp can erik koparıp yediğimi hatırlıyorum" desem, "amma da abarttın" derler. Vallahi de yedim, billâhi de!

Sinemaları geçer geçmez sol tarafta Müsavat Sokağı vardı. Cadde boyundaki evlerin hepsi de iki katlı, bahçeli müstakil evlerdi. Osmanpaşa Camii ile Zübeyde Hanım Anıt Mezarı'nı geçince, solda Numune Kız Koleji, onun karşısında da Çifte Fırınlar vardı. Birbirine bitişik iki fırın olduğundan Çifte Fırınlar denirdi. Ekmek, simit çıkarmak kadar, semt halkının yemeklerini, tatlılarını, böreklerini, güveçlerini pişirmek gibi çok önemli bir faaliyeti vardı. Mis gibi kokan francala ekmek, börek ve güveç kokuları tüm mahalleye yayılırdı. Orayı da geçince, şimdiki Bahriye Üçok Bulvarı’na dönen sol köşede eski adı Altınuç, sonraki adı Ferah olan yazlık sinemaya gelinirdi. Ferah Sineması daha çok acıklı Türk filmleri oynatırdı. Sonra sağ tarafta, çukurdaki Tabaklar'ın kocaman mandalina bahçesi geçilir ve Soğukkuyu’ya varılırdı. Soğukkuyu o zamanlar linyit kömürü ve odun satış merkezi gibiydi. Çanakkale asfaltına varmadan 10-15 metre önce sağa, dereye doğru dönüldüğünde iniş bir çıkmaz sokak vardı. Yamanlar'dan, Doğançay’dan gelenler atlarını, eşeklerini oraya bağlarlardı. Biraz ileride nalbant, onun da ilerisinde at arabalarının tahta tekerleklerine demir çember geçiren sıcak demirci vardı.

Çanakkale asfaltına gelince, sağa değil de camiden sola dönülünce Ordu Sokağı'na girilirdi. Sağda, köşede kalan bahçeli kahvehane Süreyya’nın Kahvesi idi. Orayı herkes bilirdi çünkü Menemen’den, Bergama’dan, Ayvalık’tan gelen bütün otobüsler yolcularını o kahvenin önünde indirirdi. Caddenin tam karşısındaki, zenci garsonlu Erol’un kahvesi de Çanakkale yönüne giden otobüslerin terminali işlevini görürdü. Mezarlığa giden yolun köşesindeki nalbur Selahattin’in dükkânında çividen boyaya, kilitten çapaya kadar her şey bulunurdu. Mezarlık yoluna girer girmez de belediye otobüslerinin tamirhanesi karşıya çıkardı.

KÜÇÜK YAMANLAR MASALI

Bu sözünü ettiğim yerlerin sağında kalan küçük tepenin adı şimdi de, elli yıl önce de Küçük Yamanlar idi. Ama şimdi kime sorarsanız sorun, bilmez. O dönemin Karşıyakalılarının bilmemesi mümkün mü? Çünkü hepimiz yıllarca Nisan ayından Mayıs sonuna kadar her hafta sonu uğrardık oraya. Hem ne uğrayış! Cumartesiden, taze soğanla birlikte yemek için yumurtalar kaynatarak, börekler, kısırlar, yaprak sarmaları yaparak, pompalı gazocaklarında çaylar demleyerek, o güzelim körfez manzaralı mesire yerinde geçirirdik hafta sonlarımızı. Her hafta sonu Küçük Yamanlar'ın ilk papatyaları genç kızların başına taç olurdu. Uçuk pembe, mor renkli dağ zambakları evlerimizdeki vazolara süs olurdu. Hıdrellezde sabah deniz kenarında dilek tutan komşuların öğleden sonra ikinci adresleri Küçük Yamanlar olurdu. O zamanlar Karşıyaka’nın neresinden bakarsanız bakın göze çarpan o sevimli tepe ziyaretçilerinden çok memnun olmalı ki, çiçek açmış gibi görünürdü. Unutulacak anılar mı bunlar?

Şimdi ne Karşıyaka’dan bakınca Küçük Yamanlar, ne de Küçük Yamanlar’dan bakınca Karşıyaka görünüyor.


Yorumlar - Yorum Yaz