Nereden Nereye

NEREDEN NEREYE?

  agrandizör - ağrandizör

Erdal ÖNAL

17 Mart 2009, Karşıyaka

Son zamanlarda çok sık geliyor ama dün Vehbi'nin gönderdiği enteresan fotoğraflar mailine baktım. Sonra döndüm bir daha baktım. Nefis fotoğraflar. Hele bir de üstüne birkaç kelime yazılmışsa kaliteli oluyor, kıymeti bir kat daha artıyor fotoğrafın. Deklanşöre de tam zamanında basılmışsa (ki genelde öyle oluyor) dıdının dıdısına kadar her şey geliyor gözünüzün önüne. Fotoğraf değil belgesel sanki. Sonra mı? Sonrası şu; insan dalıp gidiveriyor geçmişine.

1950'li yılların ilk yarısında babam zahire işi yapardı. Dükkânımızın hemen bitişiğin de de Foto Çakır vardı. O yılların tek fotoğrafçısı. Pek meraklı olduğumdan mı bilmem, beni çok severdi. Onun sayesinde daha on yaşına gelmeden pek çok şey öğrenmiştim fotoğrafçılık konusunda.

Fotoğraflar çekildikten sonra film karanlık odada makineden çıkarılır, çıkarılan film yine zifiri karanlıkta el yordamı ile film tankına sarılırdı. Film tankı, üstündeki delikten film banyosu dökülebilen metal bir kavanozdu. İçinde iki tel helezondan oluşan bir makara vardı. Eğer film bu sırada birbirine temas ederse yandınız. O bölge simsiyah oluverirdi. Düşünsenize filmde nişan, düğün, sünnet fotoğrafları olduğunu! Filmin tankta kalması süresi banyonun kataloğunda yazardı. Beş on saniye geç kaldınız mı yandınız. Film kapkara oluverirdi. Onun için her fotoğrafçının şimdiki bayanların mutfak saatine benzeyen saati mutlaka olurdu.

Daha sonra filmi agrandizöre takar, netlik ayarı yapardınız. Fotoğrafçılar bunu gözle yapmakta zorlandıkları için, iki yarım çizgiyi karşı karşıya getirerek bu barajı aşmaya çalışırlardı. Sonra O zifiri karanlık veya çok az kırmızı ışığın bulunduğu odada agrandizör objektifinin kapağı açılır, tecrübenize göre 1, 2, 3, 4, 5 diye sayarak poz verirdiniz. Az verseniz de yandınız, çok verseniz de yandınız.

Pozlanan film birinci banyoya (geliştirici) atılır, kırmızı ışıkta yeterince banyoda tutulurdu. Ayarı siz yine kafanıza göre yapardınız. Az tutsanız da yandınız, çok tutsanız da yandınız. Sonrası kolaydı. Yani ikinci banyo (sabitleyici). Artık bu kadar barajı aşmayı becerdiyseniz, fotoğraf kartını sabitleyiciye atardınız. Az tutarsanız yine yandınız. Fotoğraf iki gün sonra sapsarı oluverirdi. Sabitleyicide çok tutmanın rizikosu yoktu.

Tabii bu arada fotoğraf tabederken başparmak ile işaret parmağı da sürekli banyo olurdu. Onun için o dönem fotoğrafçılarının iki parmağı sürekli koyu kahverengi olurdu.

Oh be ya! İşte 1950'lerde fotoğraf böyle tab edilirdi. Gerçi ben 1969'da Ankara Günaydın gazetesinde çalışırken de fotoğrafçımız Tuncer Tuğcu'nun da tekniği anlattıklarımdan pek farklı değildi.

Bunları kime mi anlatıyorum? Vehbi'ye! Saat 13.30’da Ziya Gökalp'te tiyatro izliyor, çektiği fotoğraflar saat 17.00'de bizim evde! Akşam 20.30'da AKM'de AST'ı izliyor, çektiği fotoğraflar sabah 07.00'de bizim evde! Elli beş yıl önce Kırkağaç'taki Foto Çakır, Karşıyaka'daki Foto Yıldız, Foto Ar, Foto Macit ile sahildeki Stüdyo Mehmet! Kim bilir, yaşasalardı ne kadar kıskanırlardı seni. Onlar dijitalin rüyasını bile görememişlerdir.


Yorumlar - Yorum Yaz