İzmir'de Bir Yolculuk

İZMİR'DE BİR YOLCULUK

 1970lerde Karşıyaka İskelesi 

Emel NİL

13 Aralık 2011

“Anne, solcu ne demek?” Annemin ne yanıt verdiğini hatırlamasam da soruyu sorduğumu dün gibi hatırlıyorum. Muhtemelen “solcu demek işte” ya da “babana sor” gibi geçiştirmişti yine. “Solcu” ve tabii hemen arkasından ekleniveren karşıt sözcük “sağcı”, seksenli yılların Türkiye’sinde en fazla kullanılan kelimelerden ikisiydi. Sekiz yaşındaydım. Büyükler bu iki kelimeyi benim bildiğim şeklinden farklı, yani vücudun sağ ve sol tarafını tanımlamanın dışında kullanıyorlardı. Ben bu farklı anlamları bilmesem de pek hoş kelimeler olmasa gerekti. Bu nedenle, arada sırada büyüklerin konuşmalarına kulak kabartıp, sözcükleri kendi hayal dünyamda anlamlandırmayı seçerdim. Çocuk aklımla bu grupları, tıpkı okulumdaki “Kızılay kolu” ya da “kütüphane kolu” gibi kollar zanneder ve sağcıların sağ, solcuların da sol kollarında bantlarla gezdiklerini hayal ederdim. Bizim evimizde “solcu” sözcüğü daha makbuldü sanki. Solcular daha iyi insanlardı. Öyle hissederdim. Bir gün “solcu ne demek” diye soruşum bu yüzden olsa gerek.

Sıkıyönetim zamanıydı. Evdeki “sakıncalı” kitapların saklandığı, kapı çaldığında herkesin yüreğinin ağzına geldiği günlerdi. Annemin sık sık İhsan amcayı örnek vererek sızlandığını hatırlarım. İçeri almışlardı İhsan amcayı bu “sakıncalı” kitaplar yüzünden. Babamda bolca vardı bunlardan. Kitaplar önce yatak altında saklanmış, sonra “yaşlı başlı kadınının evini aramazlar nasıl olsa” düşüncesiyle anneannemin bodrum katındaki kilere taşınmışlardı. Annem yine de içi pır pır, kitapları yok etmenin en iyi çözüm olacağını söylerdi ikide bir. İhsan amcanın başına gelen babamın da başına gelebilirdi elbet. Babamsa sevgili kitaplarına kıyamaz, her zamanki iyimserliğiyle “bir şey olmaz” derdi yalnızca. Bu nedenle annemle konuşmaları daha çok monolog halindeydi. Annem sızlanır, babamsa o günlerde tercih etmek zorunda kaldığı “daha hafif” kitaplarına gömülürdü. Ben, sonucu değişmeyen bu monoloğun ortasında, cımbız gibi “içeri” sözcüğünü seçer ve orasının ne menem bir yer olduğunu düşlerdim. Zihnimde bir bekleme salonu olarak canlandırdığım “içeri”de tek başına, hiç bir şey yapmaksızın otururken hayal ederdim İhsan amcayı.

Darbe dönemi, büyüklerin aksine, bir eğlence, hayatta bir renkti biz çocuklar için. Sıkıyönetimin eğlencesini en çok, Körfez'in karşı yakasında oturan anneanneme gittiğimiz akşamlarda yaşardık. Anneannemin semti, adı Şirinyer olmasına rağmen dışarıdan bakılınca pek de şirin sayılamayacak, etrafı yığma taş duvarlarla örülü küçük bahçelerin içinde tek katlı evleri ve sokaklarda yalınayak oynayan, saçları yapağılaşmış çocuklarıyla daha çok köyü andırırdı. Gece saat on ikiye yaklaştığında apar topar anneannemle vedalaşır, soğuktan titreye titreye babamın süt beyazı Anadol’una doluşurduk. Saat on ikiden sonra sokakta dolaşmak yasaktı. “Hadi baba yak şu kaloriferi!” Şirinyer en soğuk semtlerinden biriydi İzmir’in. Hatta bazı kışlar kar yağdığı bile olmuş, hayatında neredeyse hiç kar görmemiş koca koca insanlara kar topu heyecanı yaşatmıştı. Anlamazdık kızaktan, kayaktan. Eldivenimiz bile yoktu bizim. Yıllar sonra İstanbul’da, üniversite kampüsünde hemşerilerimi şıp diye nasıl tanıdığımı sanıyorsunuz? Kar yağdığında zıp zıp zıplayan, çocuklar gibi ağzını havaya açıp kar yutmaya çalışan bir tek İzmirlilerdi. Tabii gevreği de unutmamak gerek. İstanbul simitçilerine “bir gevrek versene” deyip, zavallı simitçinin aval aval bakması karşısında aymayıp “bir tane gevrek” diye üstüne basa basa tekrarlayan da yalnızca İzmirli olabilirdi. Küçücük dünyamızda simit diye bir şey yoktu bizim için. Benim de İstanbul’a ilk geldiğimde en zorlandığım şeylerden biriydi dilimi gevrekten simide çevirmek.

Anneannemden döndüğümüz o akşamlar abimle durmadan saatlerimize bakar, “hadi baba çabuk, iki dakika kaldı” diyerek babamı uyarmada birbirimizle yarışırdık. Vakit ne kadar darsa eğlence o denli büyüktü. Anneannemin daracık sokağının sonunda, tam köşede, mahalle kavgalarına ev sahipliği yapıp, anneannemin babasız büyütmek zorunda kaldığı üç oğlundan birinin orada olması ihtimali ile her zaman yüreğini ağzına getiren mahalle kahvesinin hemen yanından sağa kıvrılır, Karşıyaka yönüne doğru yola koyulurduk. Şimdi, nasıl yaptıklarına hala akıl sır erdiremediğim ve İzmir’in Kemalistliğinin en önemli göstergesi olan devasa Atatürk anıtının bulunduğu Yeşildere yolundan geçerken, artık yolun epey aşağısında kalan ve her bir evin ancak titrek birer ışık halinde göründüğü fakir mahalleye tekrar bakar, artık göremediğimiz anneannemize son bir kez daha el sallar, annemin bir zamanlar üzerinde oynadıklarını gözleri parlayarak defalarca anlattığı tarihi kemerin altından geçer, İzmir’i Karşıyaka’ya bağlayan Altınyol’a çıkardık.

Altınyol o zamanlar İzmir’in belki de tek çevre yoluydu. Üç şeritlik yolda trafik hızlı akar, saat itibariyle zaten iyiden iyiye tenhalaşmış yolda babam Anadol’umuzun izin verdiği ölçüde istediği kadar hız yapardı. Biz de arabanın arka koltuğunda zıp zıp zıplar, polis gördüğümüzde yüreğimiz ağzımızda, “acaba bizi durdururlar mı” diye heyecanlanırdık. Eğlenirdik eğlenmesine de, annemin ve babamın endişeleri her hallerinden belli olduğu için, yakalanırsak başımıza kötü bir şey geleceğini hissederdik. Yine de oyunlarımızdan geri durmaz, Altınyol girişindeki Salhane nedeniyle İzmir’in nam salmış körfez kokusunu yutmamak için nefesimizi tutardık. “Yuttun, yuttun!” Buradan geçerken ağzımız açık olmamalıydı. Ağzı açı olan dışkı yutmuş sayılır ve alayı hak ederdi. Yıllar sonra bu kokunun bile burnumda tüteceğinden haberim yoktu o zamanlar.

Bayraklı’yı geçip, semtimizin bize göz kırptığı Alaybey girişinden Karşıyaka’ya sapardık. O zamanlar da hiç sevmezdim Bayraklı’yı. Alaybey’i de Karşıyaka’dan saymazdık pek. Görevi sadece Karşıyaka’yı diğer semtlerden ayırmak, güvenli alana geçiş için bir tünel oluşturmaktı. Yine de, Karşıyaka’ya varmış olma huzurunu ilk tattıran semt olması nedeniyle özeldi bizim için. Asıl Karşıyaka, İskele ve hemen karşısındaki cıvıl cıvıl Çarşı’nın hizasından başlardı. Alaybey’den itibaren sahil boyunca daracık ilerleyen yol, buraya geldiğimizde birden genişler, aydınlanır, içimizi ferahlatırdı.

Sonra palmiyeler! Sahil şeridi boyunca uzanan koca koca palmiyeler “evinize hoş geldiniz” derdi sanki. Bütün bir sene durdukları yerde öylece durur, yaz sonları onlar da çocuklaşır, oyunlarımıza katılırlardı. Tohumları mahalle savaşlarımızın en sağlam cephanesi olurdu. Yazın sonlarına doğru budanan koca koca palmiye dalları ve yaprakları yüzünden kaldırımlar yürünmez hale gelir, dalların üzerindeki üzüm salkımına benzeyen tohumlar bizi çağırırdı. Bir şekilde ele geçirdiğimiz televizyon antenleri ve palmiye tohumları bir araya geldiğinde en güçlü silahımız yani “tüftüfümüz” olurdu. Salkımı bir elinle sapından tutup, diğer elinle aşağıya doğru sıvazlarsın. Tohumlar avucuna dolar. Hop ağzına doldurursun hepsini. İncecik anten borusunu ağzına dayayıp seri halde üflemeye başlarsın borunun içine. Tüf tüf tüf! Çıplak bacağa geldi mi ne acıtır namussuz! Bütün çocuklar, pantolon kemerimize sıkıştırdığımız koca koca salkımlarla gezerdik bu yüzden. Bugün insanlar dünyanın parasını verip “paintball” denen o garip oyunu oynarken bizim tüftüften aldığımız zevki alıyorlar mı diye hep merak ederim.

Etrafımız, günlümüzce oynayabildiğimiz, ağaçlarına tırmanabildiğimiz, bacaklarımızı ısırganların insafına bırakabildiğimiz boş arsalarla doluydu. O zamanlar ısırgan, yalnızca bacakları kızartıp kaşındıran yabani bir ottu. Kimse "derdime çare olur" diye kaynatıp suyunu içmeyi düşünmezdi. Bazı yaşlı teyzeler hariç; onlar her şeyi bilirdi.

Annem o zamanlar hanım hanımcık bir kız çocuğu olmadığım için üzülür müydü bilmem ama benim en sevdiğim bir diğer oyun, inşaatların ikinci katına çıkıp hemen altındaki kum yığınına atlamaktı. Her yeni yapılanan semt gibi bizim semtimiz de şantiye gibiydi elbet. Bir zamanlar birilerine sayfiye hizmeti görmüş bahçeli müstakil evler yerlerini beş katlı apartmanlara bırakıyordu. Bostanlı’nın bazı sokaklarında tek tük kalmış “gelişim”e direnen evlerse hıdırellez akşamlarının davetsiz misafirlerini ağırlamaya devam ederdi. O akşamlar, annelerimizin en önemli görevi, bu evlerin bahçelerindeki gül ağaçlarına kendi hayallerindeki karneleri asmaktı. Nedense, hepsinin bahçesinde mutlaka bir gül ağacı bulunurdu.

Ah hıdırellez! Benzerini başka hiçbir yerde görmediğim hıdırellez kutlamaları Karşıyaka’yı narin, kırılgan ve duru bir genç kızdan, vamp bir kadına dönüştüren en güzel akşamlardı. Kaldırımlarında içki stantlarının kurulduğu, insanların kostümler giyerek eğlendiği müthiş bir karnavaldı. Annelerimiz Bostanlı sokaklarında gül ağacı sırası bekleyedursun, bizler ateşle uğraşmaktan yüzlerimiz al al, kan ter içinde koştururduk sokaklarda. “Çocuklar koşun, yan sokağın ateşi daha büyük, görmeniz lazım!” “Hadi hadi, şu tahtaları da atalım bir an önce, görsünler kimin ateşi daha büyükmüş!” Hıdırellez telaşı sabahtan başlardı. Her beş mayıs sabahı ateşe malzeme toplamak için görev dağılımı yapar, kimimiz çevreden çalı çırpı toplar, kimimiz kapı kapı dolaşıp eski gazete dilenir, daha cesaretli olanlarımız da inşaatlardan kalas aşırırdı.

İzmir’in kuzey bölümünde yer alan Karşıyaka o zamanlar daha da öteye, bir dönemin balıkçı kasabası olan Bostanlı yönüne doğru büyüyor, biz ise Karşıyaka ve Bostanlı arasında, ikisini birbirine bağlayan -belki de ayıran- bir şerit gibi tam ortada boylu boyunca uzanan Girne Caddesi’nin denize paralel ilk sokağındaki yeni nesil beş katlı apartmanlardan birinde oturuyorduk. Evimiz ön sıradaki iki üç katlı binalardan daha yüksekte olduğundan ve yine öndeki apartmanlar arasında, şimdilerde nimet sayılabilecek boş arsalardan bolca bulunduğundan, denizi bile görürdük balkonumuzdan. Ah bir de yüzebilseydik!

Apartmanımızın çocuklarıyla toplaşıp, havlular ellerimizde, iki adım yürüyüp cup diye suya dalma hayalleri kurardım çokça. Körfezin yüzülebilecek kadar temiz olduğu babamın çocukluk anılarına özenirdim. Yine de deniz hayat demekti hepimiz için. Deniz sonsuzluk demekti, uçsuz bucaksız hayaller kurabilmek demekti, canın sıkıldığında kıyısında çiğdem çitleyip imbatında ferahlayabilmek demekti. Buram buram yasemin kokuları taşırdı imbat sokaklarımıza. Lodos estiği zamanlarsa pencerelerimizi kapatırdık. Abimle “yuttun” oyunlarımız evde devam ederdi. Bu yüzden, denizi olmayan şehirleri hiç sevmem ben. Bu şehirlere gittiğimde küçücük bir kutunun içinde hapsedilmiş hissine kapılır, huzursuz olurum.

Bugünün vızır vızır işleyen Girne Caddesi o zamanlar yarısı beton, yarısı toprak, geniş ama bir o kadar da ilkel bir yoldu. Beton kısım denizden itibaren başlar ve üç beş sokak sonra toprakla buluşurdu. Girne Caddesi’nin, tamamlandığında semtin en büyük bulvarlarından biri olacağı bilinir, ama kimse bir gün Yamanlar Dağı’na kadar ulaşabileceğini, hatta Girne Caddesi’nin sona erdiği yerden başka bir bulvarın, Yeni Girne’nin başlayacağını tahmin edemezdi. Gerçi etse de pek bir şey değişmezdi. Naifti Karşıyakalı, gözü toktu. Kimse toprak yolun etrafında arazi kapatmayı aklının ucundan geçirmezdi. Bu naifliklerinin hala sürdüğünü görmek ne güzel.

Vapur iskelesi ile Girne Caddesi’nin arası uzaktı o zamanlar. İkisi arasında hala çalışan dolmuşlara şaşıyorum şimdi oysa. İki adımlık yolu tarif ederken “te ötede dolmuşa binersen daha iyi edersin” demeleri boğazımı düğümlüyor bir yandan. Karşıyaka’nın, hala Karşıyaka olması içimi ısıtıyor.

Karşıyaka’yı Kadıköy’e benzetirim ben aslında. Bunu ancak her ikisini de yaşamış kişiler anlar herhalde. Tıpkı Kadıköy gibi şehrin geri kalanından ayrı, oralı olmayanın pek gitmediği, dolayısıyla pek tanımadığı. Tıpkı Kadıköylü gibi mecbur kalmadıkça semtinin dışına çıkmaya pek hevesli olmayan, çıkması gerektiğinde de “İzmir’e gidiyorum” diyen, bu yüzden otuz beş buçuk olarak yaftalanıp, bundan da gizli bir gurur duyan semt sakini. İzmir’in geri kalanından bile daha sakin, daha yavaş akan bir hayat. Tıpkı İstanbul’un Kadıköy’ü gibi. Tıpkı Kadıköy’ün tadını almış birinin, Avrupa yakasına asla dönmek istemeyeceği gibi, Karşıyakalılar da asla körfezin diğer yakasında yaşamak istemez. Karşıyaka’da doğar, Karşıyaka’da yaşar ve Karşıyaka’da ölür; benim gibi başka şehir esiri olanlar dışında. Belki Kadıköy’e olan bağlılığım bu yüzden. Kendimi biraz özlem duyduğum Karşıyaka’mda hissettirdiği için. Otuz beş buçukluğun yanında, otuz dört buçukluğu da yaşattığı için.

Anneannemden eve doğru olan yolculuğumuza ne mi olurdu? Hiç! Her seferinde yakalanmadan ulaşırdık evimize!


Yorumlar - Yorum Yaz