Geçmiş Zaman Olur ki

ESKİ KARŞIYAKA'YI YAZMAM GEREK

  1950lerde Karşıyaka

Erdal ÖNAL

11 Mayıs 2007, Cuma


YAŞLILARA MASALLAR

Ne zamana kadar sürdü bilmiyorum ama 1960 yılında olduğunu iyi hatırlıyorum. Karşıyaka’da her gün sabah saat onda sular kesilir, beş dakika sonra yeniden gelirdi. Yeni gelen su Yamanlar suyu olurdu. Herkes testisini, bardağını, tenceresini, şişesini doldurmaya başlar; yemeklere, çaya, içmeye bu su kullanılırdı. Bir saat sonra sular yeniden kesilir, normal kullanım için Halkapınar suyu verilirdi. Yani şimdi İzsu’nun litresini elli kuruşa sattığı su o zamanlar çeşmelerimizden akardı. Vapur iskelesini karşımıza aldığımızda, hemen sol tarafında 24 saat sürekli akan, suları yukarı doğru fışkıran, sahildeki herkesin içme suyu ihtiyacını karşılayan bir çeşme vardı. Akan su Yamanlar suyu olduğundan, pek fazla rağbet görürdü. Hele yaz sıcaklarında önünde kuyruklar oluşurdu. Aynı yıllarda iskelenin sağ tarafında kalan geniş beton zeminli düzlükte ise saati on kuruşa bisiklet kiralanırdı. O zamanlar pek çok kişinin bisiklet satın alacak gücü olmadığından kiralanırdı. Şimdilerde yaşları 60 civarında olan Karşıyakalıların çoğu bisiklet binmeyi orada öğrenmiştir sanıyorum.

YAĞMA NARASI

Altmışlı yılların başında Arabacı Sokağı ile iskele çevresindeki seyyar satıcılar, tezgâhlarının başında dört beş kişi toplanınca "yağma!" diye bağırırlardı. Bir gün sınıf arkadaşım Mahir, babasının anlattıklarını bana aktardı. (Aynı şeyleri daha sonra Demokrat İzmir gazetesindeki bir köşe yazısında okuduğumu hatırlıyorum.) 1950’li yıllarda seyyar satıcılık yapan sebzeciler, meyveciler, balıkçılar, yeşillikçiler; memurları, işçileri getiren son vapur da gelip alaca karanlık çökmeye başladığında "yağma!" diye bağırmaya başlarlarmış. Bu işareti bekleyen çevredeki fakir fukara arabalara yaklaşırmış. Seyyar satıcılar da kalan patlıcanını, biberini, domatesini, üzümünü, şeftalisini, balığını birer ikişer kilo kese kâğıdına doldurup onlara dağıtırmış. Buzdolabının olmadığı yıllarda, ertesi güne kadar pörsüyecek, bozulacak malların böyle değerlendirilmiş olması ne güzel, değil mi?

GALİBİYET KUTLAMALARI

1962-1963 yıllarında Karşıyaka futbol takımı birinci ligdeydi ve çok güçlüydü. Üç büyüklerin Alsancak Stadı’ndan galibiyetle çıkma şansı yüzde ellinin altındaydı. Eğer maç kazanılırsa, maç dönüşü bin kişilik Sur veya Efes vapuruna iki üç bin kişi binerdi. Fazla yolcu nedeniyle gemi su seviyesine kadar alçalırdı. Kaptan köşkü ele geçirilir, vapurun sireniyle "kaf-kaf-kaf sin--sin-sin kaf-sin kaf-sin kaf" tempoları Karşıyaka iskelesine kadar devam ederdi. İskeleye varılınca, mevsim de uygunsa gençler güvertelerden, hatta kaptan köşkünün üstünden çivileme denize atlardı. Sözünü ettiğim takım Argun’lu, Bulut’lu, Ogün’lü, Küçük Erol’lu, Büyük Erol’lu, Baş Erol’lu, Vural’lı, kaleci Akın’lı, Burhan’lı Karşıyaka idi. Tabii bu arada şunu da söyleyelim. Maç dönüş saatleri iskele çoluk, çocuk, anne, baba, nine, dede tüm Karşıyakalıların buluşma yeri olurdu. Taraftarların Karşıyaka iskelesine varışı şölene dönüştürülür, alkıştan yer gök inlerdi. Başarı tüm Karşıyakalıların göz pınarlarını doldurur, herkes kendini KSK futbolcusu gibi hissederdi.

YİRMİ BEŞ KURUŞA ARSA

Karşıyaka’dan sık sık bisikletle Bostanlı’ya giderdik. İlk yıllarda toprak yol köprüde biterdi. Sonraları o yol Cemal Gürsel‘in evine (şimdiki karakol) kadar uzadı. Oradan sonrası tam bir bataklıktı. Denizin yükseldiği zamanlar su basardı. Deniz suyuna rağmen büyüyen çalılar insanın beline gelirdi. O bataklık göz alabildiğince devam ederdi. Hatta trenle giderken Çiğli’yi geçtiniz mi sol tarafınızda bataklığın devamını görürdünüz. Bizi pek ilgilendirmezdi o dönemlerde ama hep duyardık; vapur bileti 40 kuruşken, oralarda arsanın metrekaresi 25 kuruşmuş.

ÖĞRETMENİMİN EVİ

1962 yılının Mayıs ayı idi. Beş Edebiyat D sınıfında fizik dersinden kalacak olanlara öğretmenimiz kurtarma yazılısı yapacağını söyledi. Gününü de verdi. Öğretmenimizin oğlu bizim sınıfta okuyordu. Durumu kritik olan beş kişi (aralarında ben de vardım) olarak öğretmenimizin oğlunu okul bahçesinin en arkalarına götürdük, pazarlığa başladık. Uzun pazarlıktan sonra Sami Bey Pastanesi'nde iki supangle ile iki limonata karşılığında anlaştık. Aynı gün akşamüstü de borcumuzu eda ettik. (Herkes pastaneye gelemedi çünkü o kadar paramız yoktu). Sınavdan bir akşam önce soruları babasının çantasından alıp yazacak, gece saat on ikide balkondan bize atacaktı. Anlaştığımız gibi gece yarısı soruları almaya Yalçın'la ben gittik. Gazi Lisesi’nin çamlıkla kesiştiği köşeye geldik. Ev şimdiki Aksoy Taksi'nin üç ev ilerisindeydi. Gece zifirî karanlık, yol toprak, çevredeki kargıların boyu da iki metreydi. İleriden de köpek sesleri geliyordu. O eve kadar bir tek bina yoktu. Sonuç olarak korkumuzdan, gidip soruları alamadık. Bu masalı Aksoy’un o yıllardaki hâlini tasvir için anlattım. Devam etmek etik olur mu, bilmiyorum ama yaşlandık artık; anlatalım, gitsin. Ertesi gün arkadaşımız görevini yaptığını, biz ise artık supangleyi yediği için kanımızı yerde bırakmaması gerektiğini savunduk. Biraz da tehditkâr davranınca, evlerimizde hazırlayıp geldiğimiz 5-6 puan değerindeki yazılı kâğıtları gitti ve bizim orijinal yazılı kağıtları geri geldi. Ve beş gencin hayatı kurtuldu!

ÖYLEYSE GEÇELİM

Yine 1962 yılı idi. O yıl okulumuza yeni bir matematik öğretmeni tayin olmuştu. Daha gelir gelmez adı takılıvermişti. Kürt Nusret hoca çıka çıka bizim sınıfa gelmesin mi? Geometri derslerine geliyordu. Konuşması kaba, şivesi bozuktu. O güne kadar hiç öyle öğretmenimiz olmamıştı. Hele bir ders anlatmaya başladı ki, evlere şenlik! Ne dersi anlatabiliyor, ne de tahtaya şekil çizebiliyordu. Parmaklarını birleştirir, elini göz hizasına getirir, "Çocuklar bu düzlemi görüyor musunuz?" diye sorardı. Hep bir ağızdan "evet" diye bağırırdık. İkinci elini de düzlem gibi kaldırır ilk kaldırdığı elinin çaprazına getirir, "İki düzlemin kesiştiğini gördünüz mü?" diye sorardı. Yine "evet" diye bağırırdık. Sonra havadaki düzlemler üç olur, dört olur, beş olurdu. Sınıfa döner, havada iki nokta gösterir, "bu iki açının toplamı 180 derece" derdi. Sonra da "anladınız mı?" diye sorardı. Bu sefer bütün sınıf "hayır" diye bağırırdık. Bir daha aynı şekilde anlatıp "anladınız mı?" diye sorardı. Bizde cevap yine "hayır" idi. Bir daha anlatır, bir daha anlatırdı. Ama sonuç değişmezdi. Sonunda canı sıkılır, "siz hele bi hatır için anladık deyin" derdi. Biz de sınıfça "anladık" deyince, "öyleyse geçelim" derdi. Ve konuyu geçerdik!

YAZLIK SİNEMA CENNETİ KARŞIYAKA

Altmışlı yılların başında televizyon yoktu. Radyo bile birkaç evde vardı. Tek eğlence yazlık sinemalardı. Çeşit çeşit filmler oynardı. Her gün akşamüstleri sokaklardan sinema çığırtkanları geçerdi. Hangi sinemada hangi film olduğunu ağızlarına dayadıkları kocaman teneke hunilerin içinden bağırarak duyururlardı. Türk filmlerinin reklâmı yapılırken değişmeyen nakarat “Aşk, sevgi, nefret, isyan! Hepsi bu filmde!" idi. Zaman zaman sinemalarda konserler verilirdi. Örneğin Adnan Şenses’i ilk defa İpek Sineması'nda izlemiştim.

Bakın o yıllardaki yazlık sinemalara. Kaymakamlığın olduğu yerde Beyazıt ve Hayâl Sinemaları, Banka Sokağı'nda İpek Sineması, Arabacı Sokağı'nda Gül Sineması, Karşıyaka Ortaokulu’nun karşısında Simeranya Sineması, Alaybey çarşısına girince sağdaki sokakta Cihan Sineması, Alaybey'de yol üzerinde Şan Sineması, Zübeyde Hanım Caddesi'nden Bahriye Üçok Bulvarı‘na dönülen köşede Ferah Sineması (eski adı Altınuç), Reşadiye Caddesi'nde Rüya Sineması, iskelenin karşısındaki postane sokağında Duygu Sineması, Avlar Pasajı'nın çıkışında Zafer Sineması, Çarşı Camii’nin karşısında Melek Sineması, biz yetişemedik ama (1950-1960 arası) anlatıla anlatıla bitirilemeyen bir başka yazlık sinema da, şimdiki Osmanzade Parkı’nın iç tarafındaki Holivud Sinemasıymış. Ve listeyi Bostanlı Köprü Durağı'nda, dere kenarındaki parkın yanında Sayanora Sineması, şimdiki Bostanlı İş Bankası'nın karşısında Grup Sineması ile noktalayalım.

 Karşıyaka Melek Sineması
Melek Sineması

OH OH HASAN

Bizim gençliğimizde Karşıyaka’nın bir Oh Oh Hasan’ı vardı. Bacakları, Ayakları, kolları, elleri, ağzı çarpıktı. On kelime konuşsa ağzı köpük köpük olur, salyaları akardı. On on beş metreyi bin bir güçlükle, beş on dakikada yürürdü. Bazen iskelenin önünde, bazen de Eshot Sokağı'nın başında görülürdü. Mendil veya sakız koyuverirlerdi önüne satsın diye. "Sakız var, sakız alın" derdi ama Karşıyakalı olmayan kimse anlamazdı söylediklerini. Kimse sakız almazdı Hasan’dan. Ancak pek çok kişi sakız parasını sıkıştırıverirdi Hasan’ın belindeki çantasına. Yarım yamalak bir gülüşü yeterdi Karşıyakalılara. Hasan bizim gençlik yıllarımızda sanırım 30-40 yaşlarındaydı. Yürüyemezdi, konuşamazdı, düşünemezdi. Çarşıda sakız satarken ne zaman çişi gelse, "Teyze, benim çişimi yaptırır mısın?" derdi önünden geçen herkese. Yıllardır Hasan yok artık. Ama onu unutan eski Karşıyakalı da!

GODE CENGİZ

Pastacı Sami Beyin oğullarından biri de Cengiz'di. Zekâ özürlüydü ama kimseye zararı olmayan biriyi. Bayramlarda iki dirhem bir çekirdek giyindirilirdi. İkram edilen tatlıları takım elbisesinin ceplerine doldururdu. Konuşurken onun da Oh Oh Hasan gibi salyaları akardı. Kimse ona selam vermezdi ama kaf-kaf demeden de geçmezdi. Kendi kendini tokatlaması pek meşhurdu. Gençler "Hadi Cengiz, şu kızın eteklerini kaldır, hep beraber kaf-kaf çekeceğiz." dediğinde kızlara doğru fırlar giderdi. Ama hayatı boyunca hiçbir kızın eteğini kaldıramadı. Onu sevenlerin ikramları son yıllarda Cengiz’i 130 kilo yapmıştı. Ve sonra artık bir daha göremedik Cengiz’imizi. Cengiz’in lâkabı olan Gode çok sevilmiş olmalı ki, daha sonraki yıllarda Karşıyaka’da futbol oynayan Cengiz Kocatoros’a da Gode lâkabı takılmıştı.

A. TURHAN

Turhan Alaybey Tersanesi’nde çalışırdı. Aşırı kilolu olması ile tanınırdı. Ben diyeyim 150 kilo, siz deyin 200 kilo! Sohbeti dinlenen, saygın bir kişiliği vardı. Her gün akşamüzeri iş dönüşü, iskelenin tam karşısındaki, tavlacıların da mekân tuttuğu, sonraları sokak içindeki postanenin yanına taşınan Uşaklı Ahmet’in Santral Kahvesi'nde, kaldırım kenarına konulan iki üç sandalyeye birden otururdu. Orası onun yeriydi. Kendisini tanımayanların hayret dolu bakışlarından hiç rahatsız olmazdı. Bostanlı’da otururdu. Evine dönerken faytonu tercih ederdi. Faytona binişi seyredilmeye değerdi. Turhan faytonun basamağına ayağını attığında karşı basamağa iki üç kişi basardı ki fayton devrilmesin! Çok sıkı bir KSK fanatiği idi. Ben görmedim ama çok duydum Karşıyaka’nın Fenerbahçe’yi 1-0 yendiği bir maçtan sonra, bir omzuna kaptan Gazcı Erol’u, öteki omzuna da golü atan Küçük Erol’u alıp Alsancak Stadı'ndan Alsancak İskelesi'ne kadar binlerce taraftarın "kaf-kaf-kaf sin--sin-sin kaf-sin kaf-sin kaf" temposu ile taşıdığını. Galiba 1980’li yıllardı. Turhan’ı da kaybettik.

TVİST EŞEKLER TVİST

Galiba l962 yılı idi. Karşıyaka Lisesi 5-D sınıfındaydık. Edebiyat derslerimize müdür yardımcısı Rahmi Bey’in eşi Azize Karluk Hanım geliyordu. O günkü dersimiz Şeyhî’nin “Harnâme”siydi. Öğretmenimiz aruz vezninin kalıpları içinde şiiri çok güzel okumuş, sonra da birkaç arkadaşımıza okutmuştu. Herkes çok başarılıydı. Bir eşeğin hayatını anlatan şiir hoşumuza gitmişti. İlgiyle dinlemiştik. Ders bitip öğretmen sınıftan çıkar çıkmaz Akın Aykor kapıyı tutarak "Kimse dışarı çıkmıyor." dedi. Kürsüye dirseğini dayadı, kolunun ve elinin bütün gücüyle tempo tutarak çalmaya başladı Harnâme’yi. Hemen o arada Elvis Presley’in rock müziği tarzında besteleyivermiş. Büyük bir coşkuyla söylüyordu.

Bir eşek var idi za’if ü nizâr (zayıf ve cılız bir eşek vardı)
Yük elinden katı sikeşte vü zâr (yük taşımaktan daima ağlardı)
Gâh odunda vü gâh suda idi (kâh odun taşımakta kâh sudaydı)
Dün-ü gün kahr ile kısuda idi (gece gündüz keder ve kahırdaydı)

Akın’ın müziği o kadar coşkuluydu ki, 41 kişilik sınıfta 40 kişi çılgınca hem söylüyor, hem de sıraların üstünde tvist yapıyordu. Hele ara nağmelerdeki “tvist eşekler tvist“ bölümü coşkumuzu doruklara çıkarıyordu. Dansa katılmayan tek kişi, şimdi Kent Hastanesi’nin avukatlığını da yapan Münir Erçeltik idi. "Hadi Münir sen de dans et" dediğimizde "Ben Anadolu çocuğuyum. Dans etmem. Ben ateş dansı yaparım." demişti. Gerçekten de okul bahçesinin arka tarafında ne zaman çam ağacı pürçeklerini tutuştursak kendini tutamazdı. Biz de büyük bir coşkuyla alkışlar, yeri göğü inletirdik. Güzel oynadığı için değil, oynayamadığı için.

MEVLÜT VAR ARKADAŞLAR

Galiba l962 yılının Mayıs ayı idi. O zamanlar fazla Türk filmi izlediğimizden, etkisinde kalıyor, artistler gibi konuşuyor, onlar gibi giyiniyorduk. Filmlerde gençler sık sık partiler düzenlediğinden etkilenmiş olmalıyız ki, biz de okulun arka bahçesinde arkadaşlarla parti düzenleme plânları yapmaya başladık. O tarihlerde Karşıyaka Lisesi’nin kız erkek olarak ikiye ayrılacağını, kızların bugünkü Gazi Lisesi’nin yerinde bulunan eski binaya gönderileceğini duyduğumuz için partinin adını bile koymuştuk. Kızlara veda partisi. Ama büyük bir sorun vardı. Parti nerede düzenlenecekti? Fikir benden geldiği için, herkes çözümü de benden bekliyordu. Ben o zamanlar teyzemin yanında kalıyordum. Gözümü kararttım ve teyzeme "Teyze, biz arkadaşlarla mevlüt yapmak istiyoruz. Cumartesi günü burada yapabilir miyiz?" dedim.

Mevlüt işin içine girince akan sular durdu. "Olur, ama bir de Nuh Bey'e (eşi) sorayım" dedi teyzem. Ve ertesi gün hayırlı haber geldi. Cumartesi öğleden sonra teyzemler gezmeye gidecek, ev bize kalacaktı. O andan itibaren bütün plânlar tıkırında gitti. Cumartesi günü saat 13.30'da biz Güzel Hüseyin ile beraber evi istediğimiz gibi düzene soktuk. Diğer teyzemlerin pikabı ile beraber oyun havalarını ve Şecaattin Tanyerli’nin tango plâklarını aldık. Alt katımızda oturan Tuğrul Eryılmaz’dan da (Şimdi Milliyet Gazetesi Sanat Dergisi’nin yönetmenliğini yapıyor.) Elvis Presley’in plâklarını alınca bütün hazırlıklar bitti. Saat ikiden itibaren arkadaşlar gelmeye başladı. Kızlarımızı süslenmiş görünce şaşırıp kalmıştık. Oyun havalı, danslı, sarmaş dolaş hayatımızın ilk partisini coşku ile yaşamıştık. Herkes mutlu ayrıldı. Ama ben akrabaların ve komşuların "Allah kabul etsin" temennilerini hiç falso vermeden iki gün boyunca kabul etmek zorunda kalmıştım.

O günün bir başka anısını da anlatayım. Herkesten birer lira toplamıştık. Sanırım yirmi kişi kadardık. Likör, vermut, cin, gazoz alınca para bittiğinden, arkadaşlara "Para bitti. Gelirken nevâle getirin." demiştim. Gerçekten de öyle oldu. Herkes eli kolu dolu gelmişti. Kurabiyeler, kekler, kuruyemişler, meyveler vb. İki arkadaşımız Menemen’den geliyordu. Onlar da elleri dolu geldi. Mehmet’in elinde bir bakraç içinde üç dört kilo yoğurt (annesi mayalayıvermiş) vardı. Ayhan’ın elindeki paketten de bir topak tereyağı ile iki kilo kadar köy peyniri çıkmıştı.


Yorumlar - Yorum Yaz