Eski İzmir Hastaneleri

CUMHURİYET ÖNCESi DÖNEMDE İZMİR HASTANELERİ
Didem Akyol Altun

Didem AKYOL ALTUN
2014

Bu yazı Doç .Dr. Didem Akyol Altun'un "Cumhuriyet Öncesi Dönemde İzmir Hastanelerinin Mekânsal Gelişimi" adlı 40 sayfalık makalesinden kısaltılmıştır.

İzmir’deki ilk hastaneler azınlıklara aittir. Çoğunlukla dinî etkinliklerinin bir parçası olarak kurulduklarından, ağırlıkla bir kilise ya da şapel ile yan yana yer aldıkları, rahip ve rahibelerin mistik tedavi yöntemlerinin bir parçası olarak hastanede görev yaptıkları görülmektedir. Kendi uyruğundan olan hastalara hizmet veren bu hastanelerin, Müslüman Türklere genellikle konsolosluğun izni ile hizmet verdikleri bilinmektedir. Ayrıca birçoğunun fakir halka ücretsiz tedavi ve ilaç sağladığına dair veriler mevcuttur. Azınlık hastaneleri küçük ve az odalı basit tesisler olarak inşa edilmiş ya da zenginler tarafından bağışlanan mevcut konutlar kullanılmıştır. Zaman içinde eklemeler yapıldığı ya da daha gelişmiş yeni yapılara taşındıkları görülmektedir. Bu hastanelerin yardım ve bağışlarla ayakta tutuldukları, hastanelere gelir sağlamak üzere piyango çekilişleri, balo, tiyatro, konser gibi etkinlikler düzenlemenin sıkça başvurulan yöntemler olduğu bilinmektedir.

Yirminci yüzyılın başlarına gelindiğinde İzmir’de 16 hastane vardır.

• Hollanda Hastanesi (Felemenk Hastanesi) / 1675

• Saint Antoine Katolik Hastanesi (Kaynaklarda Fransızca St. Antoine, İngilizce St. Antony, İtalyanca San Antonio, Rumca Agios Antonios ya da Avusturya Hastanesi olmak üzere farklı isimlerle geçmektedir.) / 1710

• Rum Hastanesi (Saint Haralambo, Aya Haralambos ya da Ortodoks Hastanesi) / 1723

• İngiliz Hastanesi (British Sea Man’s Hospital) / 1730’lar

• Fransız Hastanesi (Günümüzde Alsancak Devlet Hastanesi olarak hizmet vermektedir.) / 1749

• Mihail İsais Hastanesi / 17'nci yüzyılın ortaları

• Ermeni Gurebâ Hastanesi (Surp Lusavoriçyan Hastanesi, Surp Krikor Milli Hastanesi, St. Gregoire Ermeni Hastanesi gibi farklı adlarla da bilinmektedir.) / 1801

• Saint Roche Veba Hastanesi (İngiliz kaynaklarda Saint Rock, İtalyan kaynaklarda San Rocco olarak da geçmekte, günümüzde Etnografya Müzesi olarak hizmet vermektedir.) / 1814

• Musevi Hastanesi (Yahudi Hastanesi, Hospital İsrailit de Smyrne, Karataş Hastanesi gibi farklı adlarla da bilinmektedir.) / 1827

• Askeri Hastane (Hamîdiye Askerî Hastanesi) / 1829

• Karantina Hastanesi / 1840

• Urla-Kilizman Karantina Adası ve Hastanesi / 1865

• İskoç Hastanesi / 1882

• Alman Hastanesi

• Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi (Günümüzde Konak Kadın Hastalıkları ve Doğum Hastanesi ile Diş Hastanesi olarak hizmet vermektedir.) / 1851

• Eşrefpaşa Zührevi Hastalıklar Hastanesi (Emraz-ı Zühreviye Hastanesi ya da Frengi Hastanesi) / 1908

• Emraz-ı Sariye ve İstilaiye Hastanesi (günümüzde Dr.Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi) / 1910

Bunlardan Rum, Katolik, Hollanda ve İngiliz hastanelerinin kent merkezinde, bugünkü Montrö Meydanı civarındaki Çocuk Hastanesi’nin yakınlarında, kentin fiziksel yapılanması içinde toplu bir sağlık bölgesi oluşturdukları görülmektedir. Hatta bu yapıların yer aldığı caddenin Hastaneler Sokağı (Rue des Hospitaux, İspitalya Sokağı) olarak bilindiği ve Paris Milli Kütüphanesi’nde bulunan 1780’lere ait erken tarihli bir İzmir haritası üzerinde de işaretlendikleri bilinmektedir.

Eski İzmir Hastaneleri

Diğer hastaneler ise kent merkezinde ya da yakın çevresinde konumlanmaktadırlar. İzmir yangını sonrasında yok olan bu azınlık hastanelerinin üçü dışında hiçbiri günümüze ulaşamamıştır. Bu döneme ait olan diğer hastaneler içinde Fransız Hastanesi ile Musevî Hastanesi günümüze ulaşmış ve hâlâ hastane olarak işlevlerini sürdüren yapılardır. Yine büyük oranda korunan bir yapı olan İngiliz Hastanesi işlevsel dönüşüme uğrayarak günümüzde lise olarak kullanılmaktadır.

Azınlıklara ait hastaneler dışında kentte Türklere ait olan ve Osmanlı döneminde kurulan hastaneler de mevcuttur. Bunlar, Urla-Kilizman’daki Karantina Hastanesi, Eşrefpaşa Zührevî Hastalıklar Hastanesi, Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi, Emrâz-ı Sâriye ve İstilâiye Hastanesi ve Askerî Hastane’dir. Merkezdeki bu hastaneler dışında 1854’te Bornova’da, 1856’da Buca’da iki Fransız Hastanesi açıldığı ve 1918 yılı sonu itibariyle Ödemiş, Urla, Tire’de ikişer, Bayındır, Bergama’da birer hastanenin bulunduğu bilinmektedir.

Hollanda Hastanesi

İzmir’in en eski hastanesi olarak bilinir ve 1675 yılında Hollandalı gemicilere hizmet vermek üzere, Hollanda kralının himayesinde ve Kalvinist Kilisesi’nin yönetiminde kurulmuştur. Ağırlıkla Hollanda uyruklu hastalara hizmet veren hastane, diğer milletlerden ücretli hasta da kabul etmekte, her ırktan ve milletten fakirlere ise ücretsiz hizmet vermektedir. Hastaneler Sokağı üzerinde, çok küçük bir binanın bodrum katında yer alan yapının üst katı kilise olarak kullanılmaktadır. Gezginlerin notlarında küçük olmasına karşın temiz ve düzenli olduğu, ağaçlarla dolu bakımlı bir bahçe içinde yer aldığı ve düzgün yönetildiği belirtilmektedir.

Yapı 1845 yangını sonrasında 1853’te yenilenmiş, 1890’ların başlarında mevcut binanın sol tarafına yeni bir kanat eklenerek genişletilmiş ve 40 yataklı hale getirilmiştir. 1908 yılı başlarında Raymond Pere’nin çizdiği planlar doğrultusunda önemli bir tadilat geçiren yapıda kilise yıkılarak ilave kat çıkılmıştır. 400 metrekarelik bir alana yayılan yeni yapı dar uzun bir parsel boyunca uzanmaktadır. Ayrıca hastanenin bahçesindeki mezarlığa yeni bir kilise yapılmış ve adı Wilhelminal Hospital olarak değiştirilmiştir. Ancak hastane 1922 yangını sonrasında yok olmuştur.

İtalyan Hastanesi

Saint Antoine İtalyan Hastanesi 1710 yılında Fra Luigi di Pavia isimli Padovalı bir Fransisken rahibi tarafından kurulmuştur. Vebaya yakalandığında hayatını bu hastalıkla mücadeleye adayacağına söz veren rahip, iyileşerek bu hastaneyi kurmuştur.

İzmir’deki her milletten Katoliklerin oluşturduğu 12 kişilik bir komite tarafından yönetilen hastane 1865 yılından itibaren Avusturya-Macaristan İmparatorluğu tarafından maddi olarak desteklenmiştir. Hastanede bir daimi doktor bulunmakta iken zaman içinde bu sayı artmıştır. Ayrıca Les Filles de la Charite adlı Katolik misyonuna bağlı olan ve Fransız Hastanesi’nde de çalışan Soeur de Charite adlı gönüllü rahibeler St. Antoine Hastanesi’nde hemşirelik yapmaktadırlar. Hastanede ağırlıkla Katoliklere bakılmakla birlikte din ve milliyet farkı gözetmeden hasta kabul edilmekte, Katolik olmayanlar ve gemicilerden 7 kuruşluk ücret alınmaktadır. Yoksul hastaların masrafları karşılanmakta ve ilaç, yiyecek, bakımları sağlanmaktadır. Bağışlarla ayakta duran hastane, içinde bulunan şapelde sosyal ve dinî toplantılara yer sağlamış, zaman zaman geliri hastaneye kalan çeşitli etkinlikler düzenlenmiştir.

Yapı Hastaneler Sokağı’nda, Rum Hastanesi’nin yanında yer almaktadır. Başlangıçta 60 yataklı olan hastane, 1887 yılında Kont Nikola Aliotti tarafından yapılan bağış ile ana binanın sol tarafına kadınlara tahsis edilen bir kol eklenerek 80 yatak kapasitesine ulaşmıştır. Gezginlerin anlatılarında koğuşlarının geniş ve iyi havalandırılmış, hastane donanımların yeterli, konfor ve hijyen koşullarının iyi düzeyde olduğundan söz edilmektedir. Yapıya 1901 yılındaki tadilat ile birer bekleme odası, muayene odası ve ameliyathane eklenmiş, banyo yeniden düzenlenmiş, eczane genişletilmiş ve bir laboratuvar açılmıştır.

1902 yılı içinde hastane bahçesinde görevli rahibelerin kalması için bir ek yapı planlanmış ve proje Fransız mimar Raymond C. Pere’ye hazırlatılmıştır.

Saint Antoine İtalyan Hastanesi

Bu yeni binada hemşireler için yatma mekânları, steril bir ameliyathane, bulaşıcı hastalıklar odası, veremliler için bir oda ve akıl hastaları için üç oda yer almaktadır.

Hastane 1922 yangını sonrasında kullanılamayacak duruma gelince, İtalyanlar hastaneyi Alsancak’taki İngiliz Hastanesi’ne taşımışlardır.

Rum Hastanesi

Aya Haralambos Rum Hastanesi'nin ilk kuruluş tarihi birçok kaynakta 1748 yılı olarak geçmektedir. Bu tarihte Sarı P. Sevastopulos tarafından küçük bir ev içinde kurulan yapının 1796 yangınında ve 1797 yılındaki isyanda harap olmasının ardından 1804’te aynı yere yeniden inşa edilmiştir. Bazı kaynaklarda hastanenin ilk olarak 1723 yılında Madama adıyla bilinen Kılara Varoni’nin evinin olduğu yerde, Aya Fotini Kilisesi tarafından satın alınarak kurulduğu ve Ospitalion adıyla bilindiği, 1747 yılında yapılan tamirat ve eklerle genişletilerek, bu tarihten sonra Rum Hastanesi adıyla anılmaya başladığı yazmaktadır. Hatta hastanenin bağlar ve tarlalar arasında kurulduğunu, Etiyopyalı bir kadın kiraladığı için bölgenin Arap Bağı olarak bilindiğini yazan kaynaklar da bulunmaktadır. 1769 yılında hastanenin arka bahçesine bir karantina binası inşa edilmiştir. 1837’den sonra akıl hastanesi olarak kullanılan bir bölüme sahip olduğu, bu doğrultuda Kirli Hastane olarak da anıldığı bilinmektedir. 1833’te bahçesine eklenen Aya Haralambos Kilisesi hastaneye bir isim daha vermiştir. 1882’de hidroterapi tesisini de içeren bir ek yapı, bağışlanan paralarla inşa edilmiştir.

Başlangıçta 8, sonraları 12 kişilik bir komite tarafından yönetilen hastanenin, yeni metodları uygulayan toplam 5 doktoru olduğu bilinmektedir. Günde 300 kişiye bakacak kapasitede olup, bir dispanserin yanı sıra yaşlı ve yatalak hastalar için ayrı bölümlere sahiptir. Hastaneler Sokağı üzerinde yer alan yapı, gezginlerin notlarında İzmir’deki en güzel ve en büyük hastane olarak yer almaktadır.

Her ne kadar erken yıllardaki veba salgınlarını anlatan yazılarda, salgınlar için yeterince önlem alınamadığı, yatak yerleşimlerinin çok sıkışık olduğu, temizlik, donanım ve sağlık koşulları açısından yetersiz olduğu yönünde doktor görüşleri bulunsa da, olumlu yargıların olumsuz olanlardan çok olduğu görülmektedir. Hastanenin tüm Orta Doğu bölgesi içinde yer alan en geniş ve en güzel hastane olduğu, doktorların ilgili, yiyeceklerin ve bakımın iyi olduğu, her milletten ve dinden hastanın zengin ya da fakir, parasız tedavi edildiği yönünde hasta mektupları mevcuttur.

1920 yılında 400 yatak kapasitesinde olan hastanenin bünyesinde bir sterilizasyon odası, iki ameliyathane, ışınla tedavi bölümü, bir doğumhane, fizik tedavi ünitesi, poliklinik odaları, etüv odası, laboratuvarlar, iki patoloji kliniği, bir göz kliniği, cerrahi ve jinekoloji servisleri, 50 yataklı bulaşıcı hastalıklar kliniği, 50 yataklı huzurevi, 120 yataklı akıl hastalıkları kliniği, özel hasta odaları, hastalıklara göre bölümlenmiş koğuşlar (biri kadınlara, dördü erkeklere ait olmak üzere 5 hâriciye, ikisi kadınlara ikisi erkeklere ayrılmış 4 dâhiliye, ameliyatlılar için 8, patolojik hastalar için iki, ameliyatlı kadınlar için bir, doğumhane için bir, erkek ve kadın göz hastaları için birer koğuş gibi hemen tüm hastalıklara bakabilecek bölümleri barındırmaktadır. Hastane Rum hekimlerce yönetilmiş, 22 doktor ve 62 personel ile hizmet sunmuştur. Hastanenin içinde küçük bir rasathane olduğuna dair bilgiler de mevcuttur. Uzun zaman Anadolu’nun en büyük hastanesi olmayı sürdüren kurum, 1922 yangınında yok olana kadar hizmet vermiştir.

Rum Hastanesi iki katlı, bezemesiz sade bir yapı olmakla birlikte, avluyu çevreleyen kemerli arkadlarıyla gösterişli bir görünüme sahiptir.

Aya Haralambos Rum Hastanesi

Avluyu çevreleyen bölümlerde bir laboratuvar ve biri her çeşit hastaya, biri sakat ve yatalak kadınlara, diğeri ise akıl hastalarına ayrılmış üç koğuş grubunun yer aldığı söylenmektedir.

İngiliz Hastanesi

Kuruluşunun 1730’lara dayandığı sanılan İngiliz Hastanesi başlangıçta limana gelen İngiliz gemilerindeki gemicilerin tedavisi için kurulan küçük bir hastane olup, kayıtlarda British Seamen’s Hospital olarak geçmektedir. Sürekli çalışan bir doktoru olmadığı ve gemilerdeki cerrahlardan yararlanıldığı için kapsamlı bir hizmet sunamadığı bilinmektedir. Bu ilk yapı Hastaneler Sokağı üzerinde yer almaktadır. 19'uncu yüzyılın sonlarında kentin zenginlerinden Albert Frederick Williams’ın Aya Yani Mahallesi'ndeki İzmir Bahçeleri Sokağı'nda bulunan arsasını bağışlamasıyla yeni bir bina inşa edilmiş ve 1900 yılında hastane bu binaya taşınmıştır.

İki katlı bu yeni bina günümüze kadar varlığını sürdürmüştür. Hastanenin bir bölümünde her sınıftan fakir halka hizmet verilirken, diğer bölüm sadece limana gelen İngiliz gemilerindeki personele ayrılmış ve konsolosluğun idaresinde işletilmiştir. 1913 yılında kolera pavyonu eklenen 28 yataklı hastanenin, kaynaklarda kare kesitli geniş bacaları ve kızıl rengi ile yer ettiği görülmektedir.

İzmir İngiliz Hastanesi

Yunan işgali sonrasında St. Antoine Hastanesi İtalyanlar tarafından bu binaya taşınarak yine hastane olarak işletilmeye devam edilmiş ve bu tarihten sonra daha çok İtalyan Hastanesi adıyla anılmıştır. 1937 tarihinde Türk Kızılay Cemiyeti tarafından satın alınan bina, bir süre daha kira karşılığında İtalyanlar tarafından hastane olarak işletilmeye devam etmiş, 1939 sonrasında hastane faaliyetine son verilerek Sağır, Dilsiz ve Körler Okulu olarak kullanılmıştır. Yapı günümüzde Nevvar-Salih İşgören Anadolu Otelcilik ve Turizm Meslek Lisesi olarak hizmet vermektedir.

Fransız Hastanesi

Günümüz Alsancak’ının Ali Çetinkaya Bulvarı’nda yer alan, 7112 metrekare alan üzerinde kurulu hastane külliyesi 18'inci yüzyılda inşa edilmiş ve hastane binasını, şapelini ve hastanenin müştemilat birimlerinin yerine inşa edilmiş olan yüksek ve yeni hastane bloğunu içermektedir.

Fransız Hastanesi başlangıçta sadece kenti ziyaret etmekte olan Fransız denizcilere yönelik olarak Bâb-ı Âli’den alınan fermanla, kurutulan bir bataklığın üzerinde inşa edilmiştir. Kasaba Demiryolu İşletmesi mensuplarına ve kentte yerleşik Fransız kolonilerine belirli bir ücret karşılığında, konsolosluk izniyle hizmet etmektedir.

Hastanenin ilk kuruluşuna ilişkin farklı tarihler (Kaynaklarda 1749 ve 1763 denilmektedir.) mevcut olmakla birlikte, günümüzdeki mevcut bina 1908 yılına tarihlenmektedir. Konsolosluk kaynaklarına göre ilk kurulan hastanenin yetersiz kalması nedeniyle, 1907 yılında yapının tadilatı ve genişletilmesi için mimar Raymond Pere görevlendirilmiş, ancak sonrasında yeni bir hastane yapısı inşa edilerek eski bina yıkılmıştır. Günümüze kadar ulaşan iki katlı bu yapı 1777 metrekarelik kullanım alanına sahip olup, kuzey-güney doğrultusunda uzanan dikdörtgen bir plan şemasına sahiptir. Ana binanın içinde üç koğuş, 8-10 tek kişilik özel oda ve 3-4 kişilik birkaç büyük oda olup, o dönemde 60-70 yatak kapasitesine sahip olmakla birlikte, odalara birbirlerinin içinden geçilmektedir. Hastane binası, yanında şapeli, okul ve personel binalarıyla birlikte, günümüzde ağaçlarının da koruma altında olduğu bir bahçe içinde, küçük bir avlu etrafında yer alır.

Dikdörtgen planlı hastane yapısı günümüzde A blok adı altında, acil servis hizmetlerinin yanı sıra diş polikliniğini, mutfak ve yemekhaneyi barındırmaktadır. Bina kompleksinin geneline kesme taş görünümü ve beyaz/kiremit rengi ikiliği hâkimdir.

İzmir Fransız Hastanesi

Yapının Ali Çetinkaya Bulvarı’na bakan kısa dar kenarı acil servis girişi olup, hastanenin ana girişi yandaki avlu tarafındadır. Binanın yan kanatlarından biraz daha yüksek, kırma çatılı ana giriş cephesinde, zemin kattaki kesme taşların devamı niteliğinde yükselen kemerli bölüm, beyaz sıvalı üst kat cephesinden de hafifçe öne doğru çıkıntı yaparak girişi tanımlamaktadır.

İzmir Fransız Hastanesi

Bu giriş çıkıntısında tek bir basık kemerin altında yer alan giriş kapısı ve üstünde iki küçük kemerli pencerenin yanı sıra "Hopital Français" (Fransız Hastanesi) ile "1908" ibareleri bulunmaktadır. Ayrıca giriş kapısının yanında yapının 1924-1930 yılları arasında görev yapmış olan Fransa'nın İzmir başkonsolosu Arthur Guy’un girişimleriyle genişletildiği ve Türklere armağan edildiğini bildiren bir kitabe bulunmaktadır.

1914 yılında 100 yatak kapasitesine ulaşan hastaneye daha çok yerli halkın rağbet ettiği, ameliyathane olmadığından Fransızların St. Antoine Hastanesi’ni kullandıkları bilinmektedir. Hemşirelik hizmetlerinin Les Filles de la Charite adlı dinî teşkilata bağlı Saint-Vincent de Paul rahibeleri tarafından verilmekte olan hastane uzun süre Fransız hükûmetine bağlı olarak bu Katolik rahibeler tarafından idare edilmiştir.

1978 yılında Türklere devredilen hastane önceleri Trafik ve Travmatoloji Hastanesi olarak kullanılmış, daha sonra Yaşlılar Hastanesi, Kamu Sağlığı Merkezi ve Sağlık Müdürlüğü olarak hizmet vermiş, 1986 yılında konumu ve halkın talepleri doğrultusunda Alsancak Devlet Hastanesi olarak hizmete açılmıştır. Bu süreçte hastane bahçesinde yer alan yatakhaneler, terzihane, gazhane, yemekhane, çamaşırhane ve okul binası yıkılarak, İşgören Ailesi'nin bağışlarıyla yerlerine 7 katlı yeni bir bina yapılmış ve hastane 1996 yılında Nevvar-Salih İşgören Alsancak Devlet Hastanesi adını almıştır.

Mihail İsais Hastanesi

Bu hastanelerin dışında bazı kaynaklarda 1700’lü yılların ortalarına doğru kurulan Mihail İsais Hastanesi’nden bahsedilmektedir. Doktorların ücret almadan hizmet verdikleri, yılda 3000 hastanın din ve millet farklı gözetilmeden tedavi edildiği, hastane giderlerin yardımlar, bağışlar ve gayrimenkul gelirleri ile karşılandığı ve hastane personelinin bir dâhiliye doktoru, bir müdür yardımcısı, bir muhasip, bir sekreter ile bir depo memurundan oluştuğu bilinmekle birlikte, hastanenin nerede olduğuna dair bir bilgi bulunmamaktadır.

Ermeni Hastanesi

1765 yılındaki veba salgını nedeniyle Ermeni cemaatinin hastane ihtiyacı şiddetlenmeye başlamıştır. Ermeni Gurebâ Hastanesi 1801 yılında, Ermeni topluluğuna geçici bir barınak olması için bugünkü Basmane bölgesinde yer alan iki katlı ve 10 odalı bir misafirhane binasının dönüştürülmesiyle kurulmuştur. 1845 yangınından sonra hastane tamamen yenilenmiştir. Başlangıçta 70 yataklı olan hastane binası, zamanla Ermeni hastaların ihtiyaçlarına cevap veremez hale gelince, Agop ve Ohannes Ispartalıyan (Hagop ve Hovhannes Spartalian) tarafından 1879 yılında genişletilerek 120 yataklı olarak yeniden açılmıştır. Ancak hastanenin daha çok yaşlı ve yoksulları barındıran bir hayır kurumu gibi görev yaptığı belirtilmektedir.

Dönemin Ermeni Mahallesi içinde, Reşâdiye Caddesi’nden Basmane Garı’na doğru giden cadde üzerinde geniş bir alan içerisinde yer alan hastane, Surp Krikor Lukasoroviç (Erkek Hastanesi) ve Surp Hripsime (Kadın Hastanesi) olmak üzere iki bölümden oluşmaktadır. Erkek Hastanesi'nin Basmane’de 9 Eylül Meydanı’na bakan Dünya Ticaret Merkezi’ne ait üçgen parselde yer aldığı sanılmaktadır. Kadın Hastanesi’nin kalıntıları ise Basmane Tren Garı civarında, Mürselpaşa Bulvarı üzerinde varlığını koruyan bir harabe ile ilişkilendirilmektedir.

Meyve, sebze ve çiçek bahçeleriyle çevrili, geniş ve iyi donatılmış hastane yapısı, 14x65 metre boyutlarında, ince uzun bir dikdörtgen formunda (I plan şeması) olup, kısa kenarında yer alan ana giriş kapısı bahçe giriş kapısını karşılamaktadır. Zemin katta idareye ait odalar, mutfak, hamam, hizmetli odaları, üst katta ameliyathane ve hasta odaları yer almaktadır. Her katta koridorun iki yanına sıralanmış üçer kişilik 18 oda bulunmaktadır. Plan şemasında dikdörtgen yapıya iki tarafından karşılıklı takılan iki merdiven düşey dolaşımı sağlamaktadır. Alt kattaki 7 odadan biri hastane müdürüne, biri idarî heyetin toplantı ve çalışmalarına, biri hayır şirketinin görüşmelerine, ikisi erkek hademelere, biri ihtiyar kadınların hizmetçilerine, biri de depoya aittir.

Ana girişin sol tarafında verem gibi bulaşıcı hastalık taşıyanlar için iki oda yer almaktadır. Üst katta ise iki ameliyat odası, iki hademe odası, 3-5 yataklı 14 oda bulunmaktadır. Yapının bahçesinde eczane, su deposu, çeşme, birkaç odanın yer aldığı küçük bir yapı ve bir kilise mevcuttur. Ayrıca bahçede 10-15 kimsesiz çocuğu ve 20-25 akıl hastasını barındıracak bir bölüm vardır. Hastaların büyük kısmı ücretsiz tedavi olmakta ve masraflar Ermeni cemaatince sağlanmaktadır. Hastanenin idâmesini sağlamak üzere balo, yardım konseri, müsamere ve tiyatro faaliyetleri düzenlendiği ve yapılan etkinliklerin halktan büyük ilgi gördüğü bilinmektedir.

Saint Roche Veba Hastanesi

Saint Roche Hastanesi’nin kurumsal tarihçesine ilişkin bilgiler netlik içermemektedir. Kentin 19'uncu yüzyıla ait eski planlarında da görüldüğü üzere St. Roche Hastanesi 1814 yılında, kentin meskûn alanlarının dışında, günümüzdeki Fuar Alanı dâhilinde, Montrö Kapısı’nın hizasında kurulmuştur. 1845 yangınında bu yapının harap olmasının ardından bir avlu etrafında odalardan oluşan kare planlı yeni bir bina inşa edildiği, ancak bunun bir hastaneden çok bir bakımevi gibi işletildiği bilinmektedir. 1847’de bir grup Katolik tarafından bağışlarla satın alınarak inşaatı tamamlanan bu kurum, bir kilise ve okul ilavesiyle sonraki tarihlerde de okul ve yaşlılar yurdu olarak hizmet görmüştür.

Günümüzde Bahribaba Parkı’nın hemen arkasındaki Etnografya Müzesi olarak kullanılan binanın 1565 yılına tarihlenen bir Musevî mezarlığının üzerinde, Fransızlar tarafından 1831 yılında inşa edildiği ve St. Roche Veba Hastanesi olarak kullanıldığı bilinmektedir.

İzmir Saint Roche Hastanesi

Bu binanın yine 1845 yılı sonrasında kimsesiz çocukların barındırıldığı bir yetimhane, bir bölümünün de doğum evi ve zührevî hastalıklar hastanesi olarak hizmet verdiği bilinmektedir. 1910’da Osmanlılara ait Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi’nin bir parçası olarak (Hijyen Enstitüsü) işlev görmüş, Kuduz Hastanesi, Hıfzısıhha Müessesesi ve İl Sağlık Müdürlüğü olarak kullanılmıştır. Hatta 1919 yılından 1923’e kadar "Ex-Oriente Lux" (doğudan yükselen ışık) adındaki üniversite olarak kullanıldığına dair bilgiler mevcuttur.

Vali Rahmi Bey’in burayı bir Müslüman okulu olarak kullanma arzusu hayata geçememiş olsa da 1919’daki işgal yıllarında Yunanların buradaki okulu, Musevî Mezarlığı’ndan kalan taşları kullanarak büyüttükleri, Atina’daki klasikçi üniversitenin aksine bir bilim akademisi olarak düşündükleri bilinmektedir. Almanya’dan Yunan asıllı, matematikte çeşitli teoremleri bulunan Constantin Carathedodory buraya dekan olarak atanmış, ancak bina 1923’te tekrar boşaltılmıştır. Günümüzdeki Etnografya Müzesi duvarlarının taşları arasında İbrânice yazılı mezar taşları hala mevcuttur.

1984’te Kültür Bakanlığı’na devredilen yapı 1985-1988 yılları arasında geçirdiği restorasyon sonrasında, bugün Etnografya Müzesi olarak hizmet vermektedir.

Binanın mimari bilinmemekle birlikte Osmanlı, Selçuklu ve İslam mimarileriyle ilgilenen mimar Giulio Mongeri’nin bu yapının mimarı olabileceğine dair kaynaklar mevcuttur.

Yahudi Hastanesi

Karataş Musevî Hastanesi'nin geçmişi, 1827 yılında, Josue Kuriel’e ait olan bir cortija’nın (ağırlıkla yoksul kesimden Yahudi halkının yaşadığı, etrafı odalarla çevrili, avlulu aile evi sistemi) İzmirli Musevî cemaati yönetimi tarafından alınarak vebaya yakalanan Musevî cemaati üyelerine hizmet vermek üzere kullanılmaya başlamasına dayanmaktadır. Hastanenin kuruluşuna ilişkin, kaynaklarda 1831 ve 1842 olmak üzere farklı tarihler mevcuttur. Binanın ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmesiyle, Havra Sokağı yakınındaki Hahamhâne'nin karşısındaki bina da satın alınarak, 1837’de iki yapı birleştirilmiş ve bina bir azınlık hastanesi haline getirilmiştir.

Kaynaklarda, Musevîlerin kentteki ağırlıklı yerleşim bölgesi olan Karataş’ta yer alan tek katlı ve tümü tek bir koridora açılan odalardan oluşan dörtgen planlı bu yapının döşemelerinin ahşaptan olduğu, karyola başta olmak üzere her türlü tıbbi alet ve donanımdan yoksun odalarda hastaların gerekli eşyalarını kendilerinin getirmek zorunda olduğu geçmektedir. Kurumun 1874 yılında, Viyana’daki ünlü Rothschild Ailesi tarafından desteklenemeye başlamasıyla yeni bir bina inşa edilmiş ve ismi Rothschild Hastanesi olarak değiştirilmiştir. Bu dönemde hastanenin Hahambaşı Sokağı’nda olduğu bilinmektedir.

45 yataklı, iki katlı yapıda üst kattaki 6 oda ile alt kattaki 4 oda hastalara ayrılmış olup, alt katta ayrıca eczane, hamam, depo, toplantı odası, mutfak ve çamaşırhane bulunmaktadır. 1885’te yönetimin Avusturya uyruklu Musevîlerden oluşan bir mütevelli heyetine devredilmek istenmesi ve oluşan karışıklıklar nedeniyle Rothschild Ailesi yardımı kesmiş, hastane sadece 25 hastaya düşük düzeyde hizmet verir duruma gelerek 1911’de kapatılmıştır. Bu dönemde Musevî cemaatinin sağlık ihtiyaçları Rofe Holim, Hayat Aniyeha adlı yardım kurumları ve İskoç Hastanesi tarafından karşılanmıştır.

1913 yılında, kentin Musevî vatandaşlarından Nesim Levi, Karataş’taki İcâdiye Sokağı’nda (bugünkü 336 Sokak’ta) bulunan evini hastane olarak kullanılmak üzere bağışlamıştır.

İzmir Musevi Hastanesi

Ardından yanındaki üç ev de satın alınıp birleştirilerek Musevî Hastanesi tekrar faaliyete geçirilmiştir. Bu dönemde Musevî Hastanesi’nin en önemli gelir kaynaklarından biri, 1907 yılında hizmete giren ve yine Nesim Levi tarafından yaptırılmış olan Asansör olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı sırasında hükûmet tarafından kullanılan hastane, savaş bitiminde cemaate geri verilmiş, 1923 yılına kadar Karataş Hastanesi Hayır Kurumu adı altında çalışmıştır. Cumhuriyet sonrasında Türk uyruğu kapsamına girmeyi kabul ederek dernek statüsü kazandırılan hastane, 1950 yılına kadar Karataş Musevî Hastanesi adıyla hizmet vermiştir. Hastane, 1988 yılında İtalyan Madam Yolande Fercken’in vasiyetinden gelen parayla inşa edilen yeni bir binaya kavuşmuş, bu tarihten sonra Özel Karataş Hastanesi adını almıştır.

Askerî Hastane

İzmir’de Askerî Hastane tarih boyunca üç farklı binada hizmet vermiştir. Osmanlı Devleti’nde Yeniçeri Ocağı içinde verilen sağlık hizmetlerinde, "yayabaşı" olarak adlandırılan ve askerlerin tedavileri ile uğraşan hekimlerden oluşan bir grup görevlidir. Bu grup savaşlar boyunca seyyar hastanelerde ve kışlalarda hizmet vermektedir. 19'uncu yüzyılda Osmanlı’da başlayan yenileşme hareketleri doğrultusunda sağlık örgütlenmesinin de gelişmesiyle, 1837'de Askerî Sıhhiye İdaresi kurularak, doktor, hastabakıcı ve eczacılardan oluşan daha kapsamlı askerî hastaneler kurulmaya başlamıştır.

Bu doğrultuda İzmir’de askerî hastane ilk olarak padişah İkinci Mahmut’un yeni yapılan her kışlaya birer askerî hastane kurulmasını emretmesi üzerine 1829 yılında kurulmuştur. Kışlanın inşasında şehrin mimarlarından mühendis halifesi Mahmut Efendi’nin görev aldığı bilinmektedir. Günümüzdeki Konak Meydanı’nda ağzı denize dönük büyük bir U biçiminde inşa edilen üç katlı kâgir yapı İzmir kentinin tarihinde ve mimarî çehresinde önemli bir yeri olan Sarıkışla’dır. 1828 yılında inşaatı tamamlanan kışlanın ardından hastane yapımı için zeminin uygun olmadığına ve hazır bir binanın hastane olarak kullanılmasına karar verilerek, yakın mesafedeki daha önce tuzhane olarak kullanılan bir bina hastaneye dönüştürülmüştür.

Bu bina büyük olasılıkla Karantina semtindeki Islahhâne’nin (bugünkü Mithatpaşa Ticaret ve Endüstri-Meslek Meslek Lisesi) bitişiğinde yer almakta olup, 1840 yılında faaliyete geçen İzmir Karantinası da 1846 yılında kendine ait yeni binalar inşa edilene kadar askerî hastane olarak kullanılan bu binalarda faaliyet göstermiştir. Bu süre boyunca askerî hastanenin nerede hizmet verdiği bilinmemekte ise de Karantina ile Askerî Hastane’nin aynı binayı paylaşmış olmaları olasıdır.

1846 yılında mevcut kışlanın tamirat işlerinin gereksiz masrafa yol açacağı düşüncesiyle yeni bir kışla ve hastane inşa edilmesinin daha uygun bulunduğuna dair bilgiler mevcuttur. Ancak Batı’daki hastanelerden esinlenilerek yeni bir proje hazırlanmasına rağmen, yapılan incelemeler ve keşifler sonucunda Sarıkışla yakınındaki arazinin uygun olmadığı düşünülmüş, uzun süre boyunca inşaat için maddi kaynak bulunamamış, gerekli izinler alınamamış ve yapı gerçekleştirilememiştir. Bu belirsizlik durumu uzunca bir süre devam etmiş, 1865 yılına gelindiğinde yeni bir inşaat yerine, Karantina Binası’nın yeniden askerî hastane olarak düzenlenmesine ve kullanılmasına karar verilmiştir. Ancak bina artık kullanılamayacak derecede harap olduğu için, 1886 yılında askerî hastanenin, Hamîdiye Sanayi Mektebi olan Islahhâne binasının alt katına yerleştiği ve geçici bir süre burada hizmet verdiği bilinmektedir.

Yeni bir askerî hastanenin inşa edilmesine dönemin İzmir valisi Halil Rıfat Paşa’nın gayretleriyle halkın bağışlarından da destek alınarak 1887 yılında başlanmıştır. Karantina’daki mevcut yapı yıkılarak inşa edilen yeni yapı 1892 yılında hizmete açılmış, hastanenin inşaatına padişah İkinci Abdülhamit’in yardımları nedeniyle Hamîdiye Askerî Hastanesi ismi verilmiştir. Padişahın doğum gününde açılışı gerçekleştirilen hastane, kentte Türklere ait bir askerî hastane olması açısından gurur kaynağı olmuştur. Ayrıca bu hastane pek çok araştırmacı tarafından Osmanlı İmparatorluğu’nun İzmir’e önem vermeye başladığının bir kanıtı ve İzmir’deki modernleşme çabalarının önemli bir simgesi olarak görülmektedir. Bu inşaata paralel olarak hastanenin karşısına bir de karakol yapıldığı, sahil doldurularak bir rıhtım inşasına başlandığı ve hastane bölgesinin canlanmasına önemli ölçüde katkıda bulunulduğu bilinmektedir.

Bu yeni askerî hastane 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında batılılaşma etkisi taşıyan kentsel imar ve altyapı çalışmaları çerçevesinde, önünde geniş bir bahçe bırakılarak yoldan içeride inşa edilmiştir. Konak Meydanı’ndaki Hükûmet Konağı kompleksi içinde varlığını sürdüren Kâtipzâde Konağı’na (1868) çok benzer bir şekilde yapılmıştır ve özellikle cephesinde Antik Yunan mimarîsini esas alan neo-klasik (neo-Grek) unsurlar barındırmaktadır.

Hastanenin üst katında hastalara ayrılmış, biri 25, dördü 18, üçü 7 hasta alabilen 8 koğuş, ayrıca 8 oda ve bir ameliyathane, alt katında başhekim odası, müdür odası, doktor odaları, kalem odası, hamam, laboratuvar, eczane ve ecza deposu bulunmaktadır. 1907’de ilave koğuşlar ve ameliyathane binası, 1914’de radyoloji dairesini barındıran bir ek yapı inşa edilmiştir. Hastanenin daire formunda fıskiyeli bir havuz içeren ve ağaçlarla donatılmış geniş ön bahçesinin özel günlerde fenerlerle süslendiği ve halkın şenliklere katıldığı, arkadaki küçük bahçenin hastalara ayrıldığı bilinmektedir. 150 yatak kapasiteli hastanenin sağlık ekibi 1 başhekim, 6 doktor, 2 eczacı, 3 cerrah ve yönetici olarak 1 müdür, 2 kâtip ve 1 başhademeden oluşmaktadır.

Aynı yıl Askerî Hastane’nin karşısındaki deniz kenarına bir askerî doğumevi yapıldığı ve alanında İzmir’de tek olduğu bilinmektedir. Doğumevi 1950 yılında yanmıştır.
İzmir’in işgali sırasında Askerî Hastane’ye Yunanlar el koymuş, İzmir’in kurtuluşundan sonra hastane yönetimi tekrar Türklerin eline geçmiştir. Sonrasında kadrosu yenilenen hastane 300 yatağı ile faaliyetini sürdürmüş, İkinci Dünya Savaşı sırasında 500 yatak kapasitesine ulaşmıştır. Yatak kapasitesi artırılmasına rağmen hastane yetersiz kaldığından, zaman içinde arkasındaki tepeye plansız bir şekilde pavyon ve barakalar yapılmıştır. 1945 yılında bahçesine dâhiliye pavyonu olarak yeni bir yapı inşa edilip, hastanenin büyük bir bölümü bu yeni binaya taşınmış, 1949’da ana bina restore edilerek yeni eklemeler (radyoloji, biyokimya laboratuvarları) yapılmıştır. 1971 yılında Askerî Hastane Hatay Caddesi’nde bulunan günümüzdeki yerine taşınmıştır.

Eski İzmir Askeri Hastanesi

Mithatpaşa’daki eski yapı ise 1971 tarihinden sonra, askeriyeyle ilgili farklı alanlara (Saymanlık, Levazım Amirliği, İnşaat Emlak Müdürlüğü) hizmet vermiştir. Günümüzde M.S.B. İzmir İnşaat Emlak Bölge Başkanlığı’nın kullanımındadır.

İskoç Hastanesi

Erkek ve kadın hastanesi olmak üzere iki katlı iki yapıdan oluşan hastane, 1882’de Çayırlıbahçe mevkiinde kurulmuştur. 18 hasta odası, bir ameliyathane ve bir eczaneye sahip hastanenin düzgün ve geniş bir bahçe içinde olduğu, İskoçya’da bulunan yönetim kurulu tarafından yönetiminin Aglevi isminde bir müdireye bırakıldığı ve 1911 yılında kapatıldığı bilinmektedir.

Alman Hastanesi

Hastaneler Sokağı'ndaki İngiliz Hastanesi’nin karşısında yer alan Alman Hastanesi, bir Alman cemiyeti tarafından okulu ve kilisesi ile birlikte inşa edilmiş ve cemiyete bağlı rahiplerce idare edilmiştir. Huzurlu, konforlu, temiz ve düzenli olduğu bilinmektedir.

Karantina Hastaneleri ve Karantina Teşkilatı

İtalyanca’da ayrı ve korumalı yer anlamına gelen quarantine sözcüğünden türeyen karantina, İzmir gibi ticari hareketin ve gemi taşımacılığının yoğun olduğu kentlerde, bulaşıcı hastalıkların gemi personeli tarafından yayılmasına engel olmak üzere tasarlanmıştır. Şehre giriş çıkışların denetim altında tutulmasına ek olarak, gemi personelinden hastalık şüphesi olduğu düşünülenleri yaklaşık 7 gün gözlem altında tutmak üzere karantina hastaneleri yapılmıştır. 1830’lu yılların başında gerek İzmir’deki, gerekse ülkenin başka yerlerindeki bulaşıcı hastalıklar Osmanlı Devleti’nin karantina uygulamalarını başlatmasına neden olmuştur.

Yüksek ticarî hareketliliğinin yanı sıra, imparatorluğun Batı’ya açılan kapısı konumunda olan İzmir, merkezi yönetim için giderek önemli hale gelmesine de paralel olarak taşradaki karantina uygulamaları için bir model teşkil etmektedir. 1840 yılının başında İstanbul’dan Süleyman Efendi, İzmir’de karantina teşkilatının kuruluşuyla görevlendirilmiştir. Avrupa’da bu konuda incelemeleri olan Süleyman Efendi’nin talimatları doğrultusunda, kente deniz yoluyla gelenler için en uygun karantina yeri olarak batı tarafında ve zeytinlik ovası olarak adlandırılan bölge (günümüzdeki Mithatpaşa Caddesi'nin başlangıcı) seçilmiştir.

1840 yılında kurulan Karantinahâne, 1846 yılına kadar, oldukça yetersiz ve harap olmasına rağmen seçilen bölgede mevcut bulunan Askerî Hastane bünyesinde hizmet vermiştir. Kaynaklarda binanın sık sık su baskınlarına maruz kaldığından, talebi karşılayamadığından, bahçeye kurulan çadırlarda karantina hizmeti verildiğinden, ancak yetersiz koşullara rağmen salgınların önlenmesinde yarar sağladığından bahsedilmektedir. Denizin girinti yaptığı küçük bir koyda yer alan yapının arkasında çorak, işlenmemiş bir tepelik yer almaktadır.

Karantinahâne'nin, bir ana koridora açılan yüksek tavanlı ve ferah, geniş odalara sahip olduğu, taş ve ahşaptan yapılmış sıvalı bir yapı olup uzun cephesinin denize dönük olduğu bilinmektedir. Karantinanın kurulduğu dönemdeki önemine paralel olarak, Mithatpaşa Caddesi’nin alt kısmında kalan yamaç ve düzlük, uzun bir süre boyunca "karantina" adıyla anılmıştır. Karantina Hastanesi, Kırım Savaşı sırasında İngiliz askerlerinin tedavisi için kullanılan Sarıkışla’nın uzantısı olarak da görev yapmıştır. 1866 yılında Enver Bey’in İzmir Karantina Müdürü olmasının ardından harap durumdaki karantinahâne yıkılmış ancak yenisi inşa edilememiştir. 1900’lerin başlarına gelindiğinde, rıhtım inşası ve kordon dolgusu için bu bölgeden kayalıklar alınmasıyla, kıyıda yeni yerleşim için yer açılmış, kuyularından tatlı su çıkmasıyla yeni konutların yapımı hızlanmıştır. Artan yerleşim dokusu nedeniyle karantina binası Urla’da bulunan Kilizman Adası’na taşınarak faaliyetine devam etmiştir.

Urla Karantina Hastanesi

Kente giriş yapan gemilerdeki yolcu ve malların salgın dönemlerinde dezenfekte edilmesi için hizmet veren adada, 1865 yılında, küçük taaffuzhane ve büyük taaffuzhane diye adlandırılan Karantina binaları yapılmıştır.

Urla Karantina Hastanesi

Bu yapıların Osmanlı İmparatorluğu tarafından Fransızlara yaptırıldığı bilinmektedir. Antik Klazomenai kenti kalıntılarının da bulunduğu 320 dönümlük ada ilk olarak M. Ö. 4'üncü yüzyılda Büyük İskender döneminde köprüyle karaya bağlanmıştır. Zaman içinde yok olan bu bağlantı karantina tesislerinin yapıldığı dönemde yeninden sağlanmıştır. Yine bu dönemde İkinci Abdülhamit’in teknolojiye olan tutkusu çerçevesinde, Geneste ve Herscher Fabrikası’ndan giysilerin dezenfekte edilmesi için geliştirilen etüv makinasından iki adet getirtilmiş ve bunlardan biri Urla karantina tesislerine gönderilmiştir.

Dezenfekte etme işlemi için detaylı bir sistemin kurulduğu bu tesislerde gemilerin yanaştığı iskeleden binanın içindeki fırınlara kadar uzanan bir ray döşenmiştir. Günümüzde hâlâ varlığını koruyan bu ray sistemi sayesinde gemiden taşınan kıyafetler el değmeden etüv makinesine ulaşmakta ve yüksek buhar altında dezenfekte edilmektedir.

Bulaşıcı hastalıkların tıp biliminin gelişimiyle birlikte tehlike olmaktan çıkması sonucunda tesisler uzun yıllar âtıl durumda kalmış, 1955 yılında Deniz ve Güneş Tedavi Enstitüsü adı altında yeniden hizmet vermeye başlamıştır. 1960 yılında Kemik ve Mafsal Hastalıkları Hastanesi olmuş, yeni binaların eklenmesiyle 1986’da Urla Devlet Hastanesi’ne dönüştürülmüş ve yatak kapasitesi artırılmıştır. Günümüzde hâlâ Urla Devlet Hastanesi olarak hizmet veren yapıların yanı sıra adada Sağlık Bakanlığı’na ait dinlenme tesisleri, etüt merkezleri ve bir otel vardır.

Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi

1850’lere kadar Askerî Hastane’nin dışında İzmir’de Türklere ait bir hastane bulunmamaktadır. Birçok kaynak Türklerin azınlık hastanelerinde yatarak tedavi görmek için konsolosluk iznine gerek olduğunu belirtmektedir. Önceleri İngilizlere ait bir mezarlık alanı olan arazi, İngilizlerin ölülerini memleketlerine nakletmeleriyle boşalınca dönemin konsolosu tarafından yerine hastane yapılması koşulu ile Osmanlı İmparatorluğu’na devredilmiştir. Böylece 1848’de Mehmet Emin Muhlis Paşa’nın öncülüğünde Sultan Abdülmecit’in izniyle ilk Müslüman hastanesinin yapımına başlanmış ve 1851 yılında Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi olarak kullanıma açılmıştır.

Başta iki katlı taş ve ahşap bir binada 60 yataklı, kadın ve erkeklere ait iki büyük bölümden oluşan hastaneye gelen hastalar önce Duhûl Koğuşu adı verilen bir yere alınmakta, burada ilk muayeneleri ile kıyafet temizlikleri yapıldıktan sonra hastalıklarına göre değişik koğuşlara alınmaktadır. Tedavisi biten hastalar Hurûc Koğuşu'nda üç gün bekletilip hastalığın geçip geçmediği kontrol edildikten sonra taburcu edilmektedir. Ağırlıkla Müslümanlar tedavi edilmekle birlikte Hristiyanlara da açık olduğu, ne doktor kadrosu ne de hastalarda Türk veya Müslüman olma şartı aranmadığı, her din ve milletten hastanın alındığı bilinmektedir. Kırım Savaşı sırasında Sarıkışla’nın İngilizler tarafından hastaneye dönüştürülmesiyle Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi personel lojmanı haline getirilmiştir. Bu durum 1,5 yıl sürmüş, yapı daha sonra tekrar hastane haline getirilmiştir.

Sadece İzmir’e değil geniş bir bölgeye hizmet veren hastane zaman içinde yetersiz kalmış ve bu doğrultuda sürekli eklemeler yapılmıştır. Yapıya ilk ilaveler 1891-1892 yıllarında yapılarak hastane 120 yatağa çıkarılmıştır. Mösyö Rok tarafından çizilen bu eklerin ardından 1894 yılında Eşref Paşa’nın belediye başkanlığı sırasında hastanenin yeniden genişletilmesi gündeme gelmiş, hastanenin yan tarafındaki cephanelik padişahtan alınan müsadeyle hastane arazisine katılmıştır.

Eşref Paşa’nın başkanlık ettiği bir inşaat komisyonu oluşturularak para temin edilmeye çalışılmıştır. Hastane inşası için gerekli olan para dönemin İzmir Valisi Kâzım Paşa’nın Sanayi Mektebi için düzenlenen piyangonun gelirinden ayırdığı paralarla karşılanmıştır. Eski yapının kısmen yıkılmasıyla gerçekleştirilen ve mimar Alfred Petago tarafından çizilen yeni yapı 1896’da tamamlanmış ve hastane 200 yataklı, 30 koğuşlu olacak şekilde büyütülmüştür. Ameliyathanesi ve doğum salonları yenilenen hastanenin bu dönemde gelişmiş bir eczanesi, bakteriyolojihanesi, etüv makinesi ve tahlil hayvanları için bir bahçesi bulunmaktadır.

İzmir Konak Memleket Hastanesi

1908 yılında su terazisi ile çalışan bir asansör yapılmıştır. Gurebâ-yı Müslimîn o zaman için ülkede bulunmayan ütü makinesi, mescit, mutfak, kiler, gazhane, çamaşırhane gibi donanımları, tıbbî aletleri ve ameliyathanesi ile yüksek standartlara sahip ve oldukça kapsamlı bir hastanedir. 1894 yılı İzmir Kent Rehberi’ne göre Türk Hastanesi kentteki mevcut hastanelerin en büyüklerinden biridir ve 100'den fazla hastayı barındırmaktadır. Bahçesinde iki havuz ve camlı bir köşk bulunan hastanenin özenli ayrıntılarla ve iyi bir işçilikle yapılmış olduğu, bahçe kapısı, pencere ve giriş bölümü tavanında ay-yıldızlı süslemeler bulunduğu bilinmektedir.

İzmir Konak Memleket Hastanesi

Gurebâ-yı Müslimîn Hastanesi ile ismi özdeşleşmiş kişilerin başında Mustafa Enver Bey gelmektedir. 1879-1924 yılları arasında başhekimlik yapan ve sonraları kentteki bir caddeye adı verilen Mustafa Enver Bey İzmir’in ilk Türk doktoru olup hastanenin yönetiminde görev almıştır.

İzmir Konak Memleket Hastanesi

Beşi doktor, dördü halktan toplam 9 kişiden oluşan bir idare heyeti tarafından yönetilen hastane, 1914 yılında özel idareye devredilerek ismi Memleket Hastanesi olarak değiştirilmiştir. Yatak kapasitesi Birinci Dünya Savaşı sırasında 250'den 80'e indirilmiş ve işgal yıllarında Amerikan Kızılhaç Hastanesi olarak hizmet vermiş, ancak kısa süre içinde Rumlar tarafından işgal edilip kapatılmıştır. Cumhuriyet sonrasında yeniden açılan hastane uzun yıllar boyunca, konferans salonunda bilimsel toplantıların yapıldığı, kentteki tıp camiası için okul vazifesi gören bir işlev üstlenmiştir.

1931 yılında arka bahçeye alt katı poliklinik, üst katı 30 yataklı koğuş olarak kullanılan iki katlı ek bir bina daha inşa edilmiştir. 1949 yılında 8500 metrekarelik bir alan yeniden düzenlenmiş, zemin kazılarak yeni mekânlar açılmış ve yatak kapasitesi 370'e çıkarılmıştır. Ayrıca 1950 yılında mimar Alp Türksoy tarafından çizilen bir iç hastalıkları pavyonu inşa edilmiş ve yatak kapasitesi 500'e çıkarılmıştır. 1954’te İl Özel İdaresi’nden Sağlık Bakanlığı’na devrolan hastanenin adı İzmir Devlet Hastanesi olarak değişmiştir. Bir süre Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nin bazı bölümlerini barındıran binanın yetersiz kalmasıyla, Yeşilyurt’ta yeni bir bina için yarışma açılmıştır. İzmir Devlet Hastanesi’nin 1982 yılında Yeşilyurt’ta yapılan yeni binaya taşınmasıyla, 1985 yılından itibaren boşalan tarihî yapılardan en eskisi Kadın Doğum Hastanesi, 1932’de yapılan iki katlı ek bina da Diş Hastanesi olarak günümüzde hizmet vermektedir.

Eşrefpaşa Hastanesi

Liman kenti olmasının yanı sıra ticari hareketliliğin de etkisiyle İzmir frengi hastalığının en sık görüldüğü yerlerden biridir. Fuhuşhaneler Sakız Mahallesi’nde toplanmasına rağmen, hastaların tedavisi ve fuhuşhanelerdeli kadınların düzenli kontrolleri için bir frengi hastanesinin yapılması ilk olarak 1891 yılında gündeme gelmiştir. Gereken bedelin nasıl karşılanacağına dair sorunlar nedeniyle hastanenin yapılmasına ancak 1906 yılında başlanmış, 1908 yılında hizmete açılmıştır. Hastane Tepecik semtindeki işlek cadde Kemalpaşa-Turgutlu Caddesi (günümüzdeki Gaziler Caddesi) üzerinde pavyonlar şeklinde 50 yataklı olacak şekilde inşa edilmiştir.

Belediyenin kontrolünde bulunan hastane, gerek İzmir’in yanı sıra çevresine de hizmet veriyor olması, gerek yeterli sağlık personelinin olmaması ve gerekse idari sıkıntılar nedeniyle, bakılan hasta sayısı ve konfor koşulları açısından ihtiyaca cevap vermekte zorlanmıştır. Zaman zaman hastaneye gelir sağlamak amacıyla film gösterileri ve piyango çekilişleri yapılmıştır. 1910 yılında erkeklere ait koğuşlar hizmete girmiştir. Hastaneye 1913 yılında, kuruluşunda hizmeti geçen belediye başkanı Eşref Paşa’nın adı, ölümünün ardından dönemin belediye başkanı tarafından verilmiştir. Aynı yıl kentteki kolera salgını nedeniyle hastane boşaltılarak kolera hastalarını kabul etmiş, salgının geçmesiyle dezenfekte edilerek yeniden frengili hastalara bakmaya başlamıştır.

1919’da 300 yatak kapasitesine ulaşan hastane, 1921 yılında Yunanlar tarafından doktor ve yöneticilerinin görevlerine son verilerek kapatılmış, hastalara ayakta bakılan bir dispanser haline getirilmiştir. 1922 yılı sonlarında yeniden faaliyete geçen hastane bu dönemde 4 koğuşlu ve 100 yataklıdır. 1926 yılında yanına bir dispanser, İzmir Deri ve Tenasül Hastalıkları Muayene ve Tedavi Evi adıyla inşa edilmiştir. Uzun bir süre Belediye ve Vilayet Özel İdaresi’nin ortaklığında idare edilen hastane, 1950 yılında tamamen belediyeye devrolmuş ve yeni pavyonlar inşa edilerek ameliyathane, laboratuvar, çamaşırhane, kalorifer tesisatı, röntgen, hariciye, dahiliye servisleri eklenmiştir. 1956 yılında poliklinik binası yapılarak nisaiye ve göz servisleri de eklenmiş, böylece sadece cilt hastalıkları ve zührevî hastalıkların tedavi edildiği hastanenin hizmet alanı çok genişlemiştir.

Eşref Paşa Hastanesi (Eşrefpaşa Hastanesi)

Günümüzde İzmir Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı olarak Yenişehir’de aynı alanda faaliyet gösteren Eşrefpaşa Hastanesi’nde başhekimlik olarak kullanılan iki katlı tarihî yapının yanı sıra 1950’li yıllarda inşa edilen yeni bloklar ve son dönemde eklenen çok katlı poliklinik bloğu bulunmaktadır.

Emrâz-ı Sâriye ve İstilâiye Hastanesi

Hastane ilk olarak 1910 yılında Tepecik’teki Eşrefpaşa Hastanesi’nin yakınındaki bir arazi üzerinde, kolera salgını nedeniyle 10 yataklı bir tecrithane olarak kurulmuştur. Bütçe sıkıntıları nedeniyle bu hastanenin, İttihat ve Terakki Fırkası İzmir Şubesi tarafından kolera salgınındaki ihtiyaç sahiplerine yardım amacıyla 1911 yılında kurulan Cemiyet-i Sıhhiye-i Hayriye adlı kurumun katkılarıyla inşa edildiği bilinmektedir. Hastane çiçek salgını sırasında çiçek hastalıkları hastanesi, Balkan Savaşları esnasında görülen kolera salgınında ise karantina olarak kullanılmıştır. 1916 yılında Özel İdare tarafından 25 yataklı bir bina yaptırılarak, mevcut barakalardan çıkılmış, idare ve laboratuvar binaları eklenmiştir.

1923 yılı itibariyle 30 koğuş ve 90 yatak kapasitesine kavuşan kurum, 1924 yılında belediyeye devredilmiş, tecrithane olmaktan çıkarılarak hastaneye dönüştürülmüş ve Emrâz-ı Sâriye ve İstilâiye Hastanesi (Bulaşıcı ve Salgın Hastalıklar Hastanesi) adını almıştır. 1926 yılında yanındaki arazi de satın alınarak genişletilmeye başlanan hastane, 1936 yılında Sağlık Bakanlığı’na devredilmiştir. 1938 yılında bahçesine 50 yataklı verem pavyonu eklenmiştir. 1941 yılında 75 yatak kapasitesine çıkartılarak adı İzmir Bulaşıcı ve Salgın Hastalıklar Devlet Hastanesi olarak değişmiştir. 1948 yılında 125 yatak kapasitesine yükseltilmiş, 1949 yılında ihtisas hastanesi haline getirilmiştir. 1950 yılında hastanenin çevresindeki iplik fabrikasına ait binalar satın alınarak hastaneye dâhil edilmiş ve kreş, çamaşırhane, terzihane, atölye, idari kısımlar gibi ekler yapılmıştır. Yapının caddesinden olan yan girişinde yer alan bu yapılar tek katlı, taş dokulu, basık kemerli pencerelere, sade işlemeli çatı altı kornişlerine sahiptir. İçlerinde konut işlevli ve daha süslemeli bir yapının ve konik tuğla bacasıyla bir su sarnıcının da yer aldığı yapı grubu büyük olasılıkla 19'uncu yüzyıla aittir.

Bu yapıların içinde tarihsel geçmişinin 20'nci yüzyılın başlarına uzandığı bilinen iki katlı tarihî bina kısa zaman önce İzmir Büfeciler Odası Başkanı Selahattin Arslan’ın bağışlarıyla restore edilmiş ve idarî bina olarak hizmete sokulmuştur.

İzmir Emraz-ı Sariye ve İstilaiye Hastanesi

Tarihî yapının batısında, büyük olasılıkla 1930’lu yıllarda inşa edilen Cumhuriyet dönemi modernizminin yetkin örneklerinden birini sunan ek bir yapı bloğu, doğusunda ise 1953 yılında kurulan Atatürk Göğüs Hastalıkları ve Göğüs Cerrahisi Merkezi yer almaktadır. Hastane yıllar içinde geniş arazisi içine dağınık bir biçimde kurulan az katlı pavyonlarla genişlemiştir. Bugün 65 bin metrekarelik bir alan üstünde 22 binada hizmet veren hastanenin adı 1995’te İzmir Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Hastanesi olarak değiştirilmiş, 2000 yılında Doktor Suat Seren Göğüs Hastalıkları ve Cerrahisi Eğitim ve Araştırma Hastanesi adını almıştır.

Yorumlar - Yorum Yaz