Bekle Beni İzmir

BEKLE BENİ İZMİR
 Hüseyin Aydemir

Hüseyin AYDEMİR

21 Nisan 2012

Ankara-İzmir-Antalya Yollarında

Sabaha karşıydı. Henüz kentin ışıkları sönmemiş, yıldızlarsa gülümsüyordu gökyüzünden. Uçak havaalanına doğru alçalırken, aşağıda İzmir gerçek bir inci tanesi gibi duruyordu. Gündüz olsa bilirdim nereye bakarsam göz zevkimin bozulacağını, içimin cız edeceğini. Şimdi gece tüm çirkinliklerin üzerini örtmüştü. Körfez boyunca ışıklar eşsiz bir gerdanlık gibi süslemişti kenti. Saat Kulesi nokta kadar da olsa belli ediyordu kendisini. Uçağımızın ineceği pistin ışıkları göründüğünde Aydın yolunun üzerinden geçiyorduk. Utanmasam, tuhaf karşılanmayacağını bilsem ayak basar basmaz eğilip öpecektim toprağının alnından güzel İzmir’i.

Sabahın bu saatlerinde heyecanım doruk yapmış olsa da, sabırla bekledim kente gidişimi. Havaalanı otelinde dinlendim birkaç saatliğine. Uyandığımda saat on olmuştu. Valizimi Gaziemir’de bir tanıdığıma bıraktım. Bindiğim taksi Varyant’ın başına geldiğinde sağa çekip durmasını istedim sürücüden. Oysa Kordon’a gideceğimi söylemiştim binerken. "Bundan sonrasını yaya yürüyeceğim" dediğimde bir anlam verememişti bu davranışıma. Yürüyerek indim Varyant’ı. Önümde en güzel tarafından İzmir vardı. Pırıl pırıl liman ayaklarımın altındaydı sanki. Karşıyaka uzaklarda da olsa içimi ürpertti güzelliği. Yoksa gömleğimin içine dolan imbat rüzgârı mıydı tüylerimi diken diken eden?

Aşağıya vardığımda her şeyi bir anda görmek, her yere bir anda dokunmak arzusunun önüne geçemeyen bir çocuk heyecanı kaplamıştı tüm ruhumu ve bedenimi. İskeleye kadar yürüdüm. Büfelerden birinde imbata karşı çay içmekten son anda vazgeçtim. Bu iştahımı Pasaport’taki salaş bir kahvehane için sakladım. Konak’tan gemiye binip Karşıyaka’ya geçmeyi de sonraya bıraktım. Saat Kulesi'nin etrafında kaç tur attım, bilmiyorum. Gözlerimi ayırmadan, sanki ilk kez görüyormuşum, sanki dünyanın yedi harikasından birinin karşısındaymışım gibi hayranlıkla izliyordum santim santim. Henüz sabahın erken saatleri olmasına karşın, Kule'nin dibinde ayakta durup poz veren ve İzmir hatırası fotoğrafı çektiren, en çok da turist olduklarını sandığım insanları izledim tuhaf bir huzurla. İzmir gerçekten bir huzur kentiydi ve ben burada her defasında kendimi huzurlu hissediyordum.

Bir kaymakam dostum "Türkiye’nin hangi büyük şehrine giderseniz gidin, oraya göç etmiş insanlarımız bir türlü o şehirli olamazlar. Erzincanlıysa Erzincanlı kalır, Trabzonluysa Trabzonlu, Adanalıysa da Adanalı kalır. Ama İzmir’e göç edip gelen istisnasız her insan, en fazla üç yıl sonra artık İzmirli olur. Bu sosyolojik bir olgu." demişti bana. "Bence bunun ciddi olarak incelenmesi gerekir." diye de ilave etmişti. Ben de şaka yollu "Demek ki zamanla her gelen gavurlaşıyor." demiştim. Bu bile güzeldi söz konusu İzmir olunca.

Otuz beş plakalı bir takside yolculuk etmenin tadını çıkararak Konak’tan Alsancak’a kadar tur attım bir aşağı, bir yukarı. Hesapsızdı, plansızdı isteklerim. Dedim ya, bir anda birçok yerde olmak istiyordum. Asıl varmak istediğim hedefi en sona bırakmıştım. Tek planlı olan buydu işte. En son oraya gidecektim. Kordon’daki Cafe Smyrna’da bademli kek eşliğinde çayımı yudumladım.

Fuar'da her zaman bir şeyler olurdu. Şimdiyse tam da gitmek istediğim zamanlardı. Kitap fuarı tıklım tıklımdı; güzel yürekli, güzel gözlü, güzel İzmirli insanlarla. Her zaman yaptığımı yaptım; tanınmış, büyük yayınevlerinin stantları yerine; yerel, İzmir’in kendisinin olan ve kitap fuarının uzak gizli köşelerinde kendilerine yer bulmuş dergi, gazete, kitap stantlarına yöneldim. İbadet eder gibi önlerinde durdum; kitaplarını, dergilerini alıp okudum. Tanıdık simalara da rastladım stant önlerinde. Planım bozulmasın diye uzaktan izledim onları sadece. Varlığımı hissettirmedim. Saklandım adeta. Nefeslerinden değilse bile gözlerinden, beden dillerinden okuyabiliyordum heyecanlarını. Bal yapan arılar gibi bir kitaptan bir kitaba uçuyor, ellerine alıp bakıyorlardı. Kendilerinin olan, İzmir’in olan, kendilerine yakın olan yazarlarla yan yana durup fotoğraf makinelerine, cep telefonu kameralarına poz veriyorlardı birlikte ve bazen de yalnız başlarına.

Asıl istediğim yere gitmenin henüz zamanı vardı. Biraz daha oyalandım Fuar’da. Balkon katındaki kahvelerden birinde çay eşliğinde aşağıdaki güler yüzlü insan kalabalığını izledim. Fuar'dan çıkıp bir taksiye bindim yeniden. Tilkilik semtinde, Mezarlıkbaşı'nın oralarda indim taksiden. İzmir’e ilk kez geldiğim yılları anımsadım. Kaldırımdan düşük bir girişi olan ve bağlama yapan bir dükkândan içeriye girdim. Satın alacakmışım gibi dut ağacından oyulmuş bir bağlamayı elime alıp bir turna türküsü çalıp söyledim.

Kale'den, Kadifekale’den bakmalıydım İzmir’e. Etrafımı saran satıcılardan bir şey almasam da, sigaramdan ikram ettim kendilerine. Kale'nin korunaksız burçlarındayım. Sanki buradan Körfez'e uçabilsin diye insanlar, yıllardır bir korkuluk yapılmadı şu burçların etrafına.

Rüyada gibiydim. İzmir’de olmak, rüyada olmaya eşdeğer değil miydi zaten? Birden Hatay’da, Üçyol’da buldum kendimi. Metro girişinin yanındaki kuruyemişçiden çiğdem alıp çıtlatarak yürüdüm Amerikan Kız Koleji'ne doğru. Yolumun üzerindeki Susuzdede’ye uğramamak olmazdı. Dilekler tutulmuş, çaputlar bağlanmış olsa da ağaç dallarına, geç kalmış sayılmazdım dualar edip dilek dilemede. Seyyar çaycının karanfil kokulu çayını yudumlarken Susuzdede’den bir dilek diledim tek bende saklı olan.

Ne kadar çok yürüdüm! Attığım her adım sevgi dolu olunca uzaklığın ne önemi var ki? Üçkuyular’daydım. Sahi ne çok karıştırırım Üçyol ile Üçkuyular’ı. Yoruldum. İtiraf etmeliyim. Gelsin yine 35 plakalı taksi ve beni İnciraltı’na götürmeden önce Asansör'e bıraksın. Açlığımı orada dindirmek istiyordum. Sonrasında, Asansör'den bir restoranın bahçesinden Körfez'i izleyerek çay eşliğinde sigaramı tellendirdim.

Taksiyle İnciraltı’na doğru yol alırken, radyodan Zülfü Livaneli ve Maria Farandouri'nin birlikte söyledikleri iki dilli bir şarkı doluyordu kulaklarıma. "Merhaba" diyor Livaneli, "kalimera" diyor Farandouri.

İşte İnciraltı. Ne çok şey bende. Ne çok şey yüreğimde. İzmir neye yarar ki İnciraltı olmayınca? İnciraltı neye yarar ki sahili olmayınca? Sahil neye yarar ki kayaları olmayınca? Kayalar neye yarar ki martılar olmayınca? Martılar neye yarar ki? Of be!

Gün batımıydı artık. Güneş Karşıyaka’dan Yamanlar sırtından batmak üzereyken sonsuz güzelliğini bırakarak denizin üzerine, yarına kadar elveda diyordu insanlara. Gelmek istediğim yer burasıydı işte. Olmak istediğim yerdeydim de, bir boşluk vardı içimde. Kocaman bir yalnızlık. Olmaması gereken bir eksiklik. O zaman bir şey yapmalıydım. Tam telefonumu tuşlayıp arayacaktım ki, kendiliğinden çaldı telefon. Açmak istemedim ama ısrarla çalıyordu. Bitiyordu, yeniden arıyorlardı. Bitiyordu, yeniden. Defalarca çalınca açmak zorunda kaldım. Çok önemli bir mesele için, ne olursa olsun acilen Antalya’ya gitmeliymişim. Döndüm, beni bekleyen nelerin olabileceğini düşünerek.

Ah İzmir! Yine yanlış zamanı mı seçtim yoksa? Ben buraya Kuşadası’ndan gelmeliydim. Tam da bu saatlerde sevdiğimi alıp, ya Gümüldür’e ya da Sığacık’a gitmeliydim. Sonra yeniden İzmir’e dönmek ve bir daha ayrılmamak üzere...

İzmir! İzmir! Eksik kalan yanım benim. Hiç soğumayacak, kabuklanmayacak açık yaram benim. Seni seviyorum sevdiğimden ötürü.


Yorumlar - Yorum Yaz