İzmir Rumları

İKİNCİ MEŞRUTİYET VE İZMİR RUMLARI
(24 Temmuz 1908 - 31 Mart 1909)
H. Siren Bora

H. Siren BORA

Yirminci yüzyılın başında İzmir, ekonomik ve sosyal yönden birbirinden büyük farklılıklar gösteren 5 yerleşim alanına ayrılmıştı. Bunlar; Türk, Rum, Ermeni, Musevi ve Frenk mahalleleriydi. Rum Mahallesi, yoksul Rumların yerleştiği Kadifekale ile deniz arasındaki düzlüğün ortasında yer alan eğri büğrü dar sokaklar ile zengin Rumların yerleştiği Frenk Mahallesi'nin canlı sokaklarına uzanan Alsancak Garı çevresindeki bölgeden oluşmaktaydı. Ayrıca Karşıyaka, Kokaryalı (Güzelyalı), Göztepe, Buca ve Bornova’da da Rumlara ait yerleşim alanları vardı. 1893 yılında Rum nüfusu şehirde 53.086, İzmir Sancağı'nda 133.811 idi. Aynı tarihte toplam sancak nüfusu 496.658 idi. Bu sayı 1908 yılında 627.857'ye yükseldi. Dolayısıyla Rum nüfusunda da artış oldu. 1908 yılına ait nüfus istatistiğine göre İzmir Sancağı'ndaki Hristiyan nüfusu 277.657 idi. Bu sayıya Rumlarla birlikte Ermeniler, Yunanlar ve Levantenler de dahildi.

İkinci Abdülhamit’in baskı rejimine son veren ve anayasalı rejimi geri getiren İkinci Meşrutiyet’in ilanı tüm Osmanlı vilayetlerinde sevinç gösterileriyle kutlandı. Türk, Rum, Arnavut, Bulgar, Ermeni, Musevi, Sırp, Ulah kökenli bütün cemaatler sevinç içindeydi. Anayasa, vatan, millet, meşrutiyet, özgürlük, eşitlik, kardeşlik, adalet kavramları herkesin dilinde dolaşmaktaydı. Yaşasın Vatan, Yaşasın Ordu, Yaşasın İttihat ve Terakki Cemiyeti, Yaşasın Millet, Yaşasın Hürriyet, Müsavat, Kardeşlik sözleri nutuklarda sık kullanılıyordu.

İzmir’de kutlamalar 24 ve 25 Temmuz 1908 gecelerinde kahvehanelerde yapılan gösterilerle başladı. 26 Temmuz’da mağaza ve gazinolar bayraklarla donatıldı. Kışla-yı Hümayun (Sarıkışla) önünde toplanan halk, askeri bando eşliğinde hükümet binası önüne kadar yürüdü. Bu olayı Ahenk gazetesi şöyle duyuruyordu:

"Nutuklar iradıyla ilân-ı meserret ve hürriyet eyledikleri gibi, dünkü gün de Kemaraltı Caddesi, Rıhtım ve sair birçok mahallerde mağaza ve gazinolar râyât-ı Osmaniye ile tezyin ve saat 11'de binlerce halk Kışla-yı Hümayun önünde mectemi ve ellerinde Osmanlı bayrakları bulunduğu halde askeri muzıkası daire-yi hükümet pişgâhına gelerek marş-ı âli-yi hamidiyye terennüm ile “padişahım çok yaşa” ve “zito” sedaları umum tarafından zeban-ı şükran ile minnet kılındıktan sonra halk muzıka ile Kordon'a azimetle izhar ve ilan-ı şetaret eylemişlerdir."

Rumlar 30 Temmuzda Balcılariçi, Arasta, Odunpazarı, Parmakkapı, Peştemalcılarbaşı, Aya Yorgi Caddesi, Frenk Mahallesi ve Kordonboyu’nda büyük bir ayin düzenlediler. Üç gün sonra da İzmir metropoliti başkanlığında ve ruhani heyet eşliğinde hükümet binası önüne gelerek Meşrutiyet'in ilanından dolayı duydukları memnuniyeti dile getiren bir konuşma yaptılar. 7 Ağustos 1908 günü İzmir’e gelen hürriyet kahramanı Doktor Nazım Bey ve arkadaşları önce Belediye'yi, sonra sırayla Rum Metropolithanesi, Ermeni Murahhasa Dairesi ve Musevi Havrası'nı ziyaret ettiler, gittikleri yerlerde hediyelerle karşılandılar.

Osmanlı İmparatorluğu'nda meşrutiyet kutlamaları devam ederken çalışma koşullarının düzeltilmesiyle ilgili istekleri karşılanmayan çeşitli işletmelerin işçileri; İstanbul, Selanik, Varna, Manastır, Üsküp ve İzmir’de greve başvurdular. İzmir'deki grev, önderliğini Rum işçilerin yaptığı Aydın demiryolu grevi idi.

1907-1908 yıllarında Osmanlı İmparatorluğu’nun çeşitli yörelerinde alınan kötü hasat, ekmek fiyatlarını, sert geçen kış ve kurak geçen yaz ayları sürülerin kırılmasına neden olarak et fiyatlarını yükseltmişti. Doğal olayların başlattığı bu fiyat artışları, işçi gelirlerinin sabit kaldığı bir dönemde gerçekleşmişti. 23 Temmuz 1908’de ilan edilen Kanun-u Esasi, koşulların düzeltilmesi yolunda bir fırsat doğduğu inancını yarattı. 13 Ağustos 1908'de her mevki ve dereceden işçilerin katıldığı bir toplantıda Anadolu Demiryolu İşçileri Sendikası kuruldu. İlk aşamada amacı ücret artışını sağlamak ve işçilerin çalışma koşullarını düzeltmek olan sendikanın yöneticilerinin çoğu gayrimüslimdi. 1 Eylül 1908'de Aydın demiryolu çalışanları Aydın Şimandüfer Kumpanyası müdürü Mösyö Herbert Barfid'e başvurarak zam isteğinde bulundular. Bu istek hemen İngiltere’deki idare merkezine bildirildi. İdare merkezinden 14 Eylül'e kadar beklenmesi istenince grev başladı. Aydın demiryolu çalışanlarının çoğu Rum ve Ermeni’ydi. Türk işçi sayısı çok azdı. Bu yüzden grev Rumlar ve Ermeniler tarafından örgütlenip idare edildi.

Demiryolu çalışanlarının istekleri şunlardı: 500 kuruş maaş alanlara % 30, 500'den 1600 kuruşa kadar maaş alanlara % 20 zam yapılması, kumpanya fabrikalarında çalışan işçi yevmiyelerinin bu oran gözönüne alınarak yükseltilmesi, çalışma saatlerinin kış aylarında 7 ve yaz aylarında 7,5 saat olması, çalışmak üzere İzmir'den gelenlere yarım yevmiye fazla ücret verilmesi, tüm çalışanlara emeklilik hakkının tanınması, hastalanan işçiye 3 ay maaş ödenmesi, eğer hastalığı uzarsa iyileşinceye kadar yarım maaş verilmesi, görevdeyken hastalanan, sakatlanan veya herhangi bir organını kaybeden işçiye yarım yevmiye ödenmesi, her memura yılda 15 gün izin kullanma hakkının tanınması.

Aydın demiryolu grevi, zaman zaman kumpanya müdürünün işçi isteklerinden bir veya ikisini kabul etmesi nedeni ile ayrı ayrı 3 grev halinde sürdü. 4 Eylül'de işveren, zam isteğinin bir kısmını ve günlük çalışma süresinin 10 saatle sınırlanmasını kabul etti ancak anlaşmaya varılamadı ve ikinci grev başladı. Grevin uzaması nedeni ile kumpanya Şerait-i İstihdam başlıklı bir program hazırladı. Çalışma şartlarının belirlendiği bu program işçiler tarafından kabul edilmedi. Grevden dolayı mallarını nakledemeyip zarar gören İzmir tüccarı yardım isteğiyle valiye başvurunca hükümet bir anlaşma sağlamak üzere Uşakizade Sadık Bey ile belediye başkanı Tevfik Paşa’yı görevlendirdi. Girişim başarısızlıkla sonuçlandı ve üstelik grev silahlı eyleme dönüştü. 29 Eylül sabahı işçiler Punta İstasyonu’nda greve başladılar. Ertesi gün hükümet güvenliği sağlayabilmek için asker göndermek zorunda kaldı. Çıkan çatışmalarda bu olayla ilgisi olmayan İtalyan vatandaşı Pol adlı genç öldü, bir jandarma eri ve iki Rum işçi yaralandı. Kumpanya müdürü Mösyö Barfild Rum işçilerinden Antalyalı Aleko'nun saldırısına uğradı. Yaralı olarak ele geçirilen Aleko hastaneye götürülürken öldü. Nihayet 5 Ekim günü Umur-u Ecnebiye müdürü İdris Fuat Bey’in arabuluculuğu sayesinde grev sona erdirildi. Grevci işçilerden Vensan, Destepan, Agopyan, Stenaki, Kokilya, Sturca kendi arzularıyla işten ayrıldılar. Tevaraki, Dekaros, Staveridi, Paleologos, Mamonidi, Dekadyanus adlı memurlar ise kısa bir süre için işten uzaklaştırıldılar.

Meşrutiyetin ilk günlerinde tüm Osmanlı cemaatlerini sevince boğan eşitlik, özgürlük ve kardeşlik kavramları, imparatorlukta yıllardan beri ayrıcalıklı bir konuma ve seçim geleneğine sahip olan Rum cemaatini harekete geçirdi. Yunanistan tarafından Megali İdea'yı gerçekleştirmek üzere beyinleri yıkanarak yönlendirilen Anadolu Rumları daha fazla ayrıcalık elde edebilmek amacıyla diğer gayrimüslim cemaatlerden daha yoğun bir çalışma temposu içine girdiler. Böylece Aydın demiryolu grevi Rum işçilerce, 1908 mebusan seçimleri de tüm Rum cemaatince birer fırsat olarak değerlendirilip kullanıldı. Bütün girişimler Rum patrikhanesi ve Rum basını taralından desteklendi. Bu yüzden Yunanistan ve Anadolu Rumları ile Osmanlı yönetimi arasındaki sorunları, sürtüşmeleri, çoğunlukla sübjektif bir yayın politikası izleyen Rum basınından gözlemek mümkündür.

İzmir'de yayımlanan Armonya, Emerisya, Amaltiya, Proodos ve Nea Simimi adlı Rum gazeteleri cemaatlerinin ayrıcalıklarının artacağını umut ederek İkinci Meşrutiyet'in ilanını büyük puntolarla verdiler. Ancak zaman geçip de İttihat Terakki'nin Osmanlı Birliği ideali açıklık kazanınca, Rum basınında İttihat Terakki’ye karşı tepkiler gözlenmeye başladı. Rum gazetelerinin hemen hemen tamamı megali ideayı gerçekleştirebilmek için Anadolu'da yoğun milliyetçilik propagandası yapan Yunanistan ile, onu 1922 yılının sonuna kadar destekleyecek olan Rum patrikhanesinin etkisi altındaydı.

Yunanistan, kurulduğu tarihten itibaren sınırları dışında 2 milyondan fazla Helen yaşadığını iddia ederek onları tutsak Helenler, boyunduruk altındaki Helenler şeklinde tanımlamıştı. Yunan yayılma politikası Megali İdea’nın amacı ise tutsaklıktan kurtarılacak olan Helenlerin önderliğinde Bizans İmparatorluğu’nu yeniden diriltmekti. İkinci Meşrutiyet’in ilanı başlangıçta Yunanistan ve Megali İdea'cı Rumlar için bir umut ışığı oldu. Çünkü eğer Jön Türkler imparatorluğu gerçekten modernleştirebilirlerse Osmanlı Rum seçkinleri imparatorlukta kilit noktaları ele geçirecekler ve Osmanlı otoritesi çökünce Bizans’ı ilan edeceklerdi. Örneğin bu fikri destekleyen Yunan devlet adamı Dimitrios Rallis Meşrutiyet’in ilanını hararetli bir sevinçle karşıladı ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Rum çevreleriyle görüşmek amacıyla Selanik ve İstanbul’u ziyaret etti. Meşrutiyetin ilan edildiği gün yapılan törenlerden birinde Yunan şair Konstantinidis tüm imparatorluk halklarının el ele verip kardeş olduğunu dile getiren şiirler okudu. Fakat zamanla İttihat Terakki’nin Osmanlı Birliği idealinin Megali İdea ile çelişmesi sonucu Yunanistan, Rum basını ve Patrikhane aracılığıyla Anadolu Rumlarını kışkırtmaya başladı. Örneğin Girit'in Yunanistan tarafından ilhakı olayında ağız birliği yapan Rum gazeteleri, Müslümanların Rumları katledeceği söylentisini yaydılar. Ahenk gazetesi bu konuyla ilgili yayınladığı Girit Meselesi ve Rum Matbuatı başlıklı bir makalede Rum basınının tutumunu şöyle yorumluyordu:

"Girit’in Yunanistan’a ilhakı hakkında Yunan hükümetinin ma’lum olan âmâl ve teşebbüsatı ile bizzat Yunan kralının geçenki ifadatına karşı beyan-ı teessür ve teessüf edilmek ve mesele-i ilhakı bir emrivaki add ve telakki ile uhud ve hukuk-u beynelmileli ihlâl eyleyenlerin ihtirasatını protesto ederek, Girit mesele-i müellefesinin emr-i tesviyesine düvel-i hamiyye-i erbaanın müzaheret-i insaniyetkâraneleri istirham olunmak üzere bayramın üçüncü günü şehrimizde Kışla Meydanı’nda bir miting akdolunacağı malumdur.

Mitingin husule getireceği kaviyen malum olan tesirin sadmesine uğrayacak yalnız bir Yunan hükümeti vardır. Bundan naşi Rumca gazetelerin bir kısmı galeyana gelmiş, bir dürlü izmar edemedikleri gayret ve müfrite izhârda müzdar kalmış, maksad ve hakikati tahrif eyleyerek Müslümanların, Osmanlıların hayal ve hatırlarına asla gelmemiş bir takım tezvirat isnada koyularak dünkü nüshalarında çalakalem yazmışlardır.
Ezcümle Nea Simirni gazetesi istihfaf ve istihza ile memzuc bir lisanla maksada şüru eyleyerek, Girit meselesi beynelmilel bir mesele olduğundan, halli elyevm cezireyi himaye ve işgal-i askerileri altında bulundurmakta Girit'in hükümet-i hazırasını tanıtmakta olan Düvel-i Erbaa'ya ait olduğunu bu meseleye gerek Türkiye’nin ve gerek Yunanistan’ın bilfiil müdaheleye adem-i selahiyetleri ahiren anlaşıldığını, şu zaman-ı meşrutiyette her ferdin hür ve serbest olmasına ve ictima-ı âlinin kanunen mecez bulunmasına nazaran ilhak aleyhinde nümayiş icrası için bir şey denemezse de bundan bir netice hasıl olmayacağını, komşu ve kardeş bir hükümetin hükümdarı ve Yunanların kralı Jorj için teşebbüsat-ı gasıbane tabirinin istimali beca olmadığını ve çünkü bu tabirin çarlığını ilan etmiş olan ne Bulgaristan prensine, ne Sırbistan kralına ve ne de Karadağ prensine isnad edilmediğini beyandan sonra 'Girit Müslümanları menafi-i memleketi siyanete dikkat ve ihtimam etmek şartıyla nümayiş icra edebilirler. Ancak gayz ve nefretlerini zabt ile dostlarına karşı daha nazik hareket etseler ve Avrupa’nın evvelden ittihaz edilmiş olan mukarreratı ki bu ne Yunan ve ne de işe müdahale eyleyecek başka birisi tebdil edemez, daha ziyade metanetkârane intizar etseler güzel hareket etmiş olurlar.' diyor.

Bu gibi şeylerde daima yüksekten atıp tutmakta olan Proodos ise mitingin akdini başka nokta-i nazardan tahlil ve tasvir ediyor. Güya mülhakatda Müslümanlar ile Rumlar başka başka arzuhaller gezdiriyorlarmış. Müslümanlar Girit’in ilhakını hiçbir vechle kabul etmeyip kan ve paraca her gûna fedakarlığı ihtiyara amade bulunduklarını meclis-i mebusana bildirecekler. Hristiyanlar dahi Müslümanlarda hasıl olan heyecan-ı efkâr üzerine Hristiyanların hayatı tehlikede bulunduğundan keyfiyet-i ilhakın men’ini insaniyet namına düvel-i muazzamadan istirham edeceklerdir.

Proodos evvelkilere yani Müslümanlara bir şey diyemezmiş. Çünkü bu kendi vazife ve hakları imiş. Fakat ikinciler muahezeden vazgeçemez. Zira böylelikle bütün millet tahkir edilirmiş. Hristiyanların hayatı tehlikededir demekden ne anlaşılır, bilinir mi imiş? Osmanlı memleketini düvel-i muazzamaya karşı teşhir etmek, burada yamyamlar iskân ettiğini göstermek imiş!

Amaltiya ciddiyeti bütün bütün elden bırakmıyarak mahaza ve vadide birkaç söz söylemiş olmak emeliyle ufacık bir fıkra derc ile Manisa'da Girit Müslümanlarının mesele-i ilhak aleyhinde tertib edilen şikâyetnameye vaz’-ı imza için Rumları icbar etmekde olduklarını ve bunu haber alan Manisa Yunan konsolosunun İzmir Yunan Ceneral Konsoloshanesi'ne malumat verdiğini yazıyor.

Rumca rüfekamıza ve bütün Rum vatandaşlarımıza evvelemirde şunu ihtar ve temin ederiz ki aleyhlerinde Müslümanların fena bir fikir ve maksadı yokdur ve öteden beri olmadığı gibi, ne şimdi ve ne de bundan sora olamaz."

Başlangıçta İzmir Rum basınının tümü Yunan Megali İdea’sının destekçisi görünümündeydi. Fakat zamanla yayınlarının içeriğinde bir farklılık gözlenmeye başladı. Proodos ve Nea Simirni, saldırgan tutumlarıyla Osmanlı Birliği idealini zedelemeye çalışırken, Amaltiya ve Emerisya daha ılımlı bir yayın politikası izleyerek Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kaldılar. 1912 yılında iyice belirginleşen bu farklılık, aynı yılın nisan ayında Rum Meşrutiyet Kulübü Selanik Şubesi tarafından yayınlanan bir beyannamede şöyle yorumlanacaktı:

"Nea Simirni gazetesi millidir, Rum halkının ve Yunanistan'ın çıkarlarına aykırı çalışan Amaltiya ve Emerisya ise gayrı millidir."

Ekim 1908'de Proodos ve Nea Simirni’nin Türklerle Rumlar arasında düşmanlık yaratarak şehrin güvenliğini bozmaya yönelik yayınları o derece yoğunluk kazandı ki İttihat Terakki'nin İzmir'deki yayın organı niteliğinde olan İttihad gazetesi savcılık makamını uyarma ihtiyacını duydu:

"İzmir'de de, İstanbul’da olduğu gibi meşrutiyetimize düşman, idare-i müstebideye dost, fesada sâî bazı eşhas-ı leime bulunduğu asar-ı delaletiyle anlaşılmakda idi. Fakat bunların kimler olduğu iyice bilinemiyor idi. Bugün o yılan yuvası, o canavar ini keşfolundu. Bugün cesim meşrutiyetimizi parçalamak, civan-ı hürriyetimizi içmek isteyenlerin kimler olduğu meydana çıkdı. Bu hainlerin Proodos gazetesini çıkaran Lazari İstematyadi ile yeğeni Anderiya İstematyadi olduğu tahakkuk etti.

Bunlar binayı meşrutiyetimizi yıkmaya çalışıyorlar. Bütün birçok zahmetler, fedakârlıklar ihtiyarıyla anasır-ı muhtelife arasında tesis etmeğe çalışdığı uhuvveti kırmaya gayret ediyorlar. Bunlar bu meşum maksatlarının icrasını muntazam bir program içinde takip ediyorlar. İptida Rum vatandaşlarımız arasına tefrika ilka ettiler. Geçen gün şehrimizde mütemekkin Giritlileri heyecana, harekete getirmek Girit ahvali hakkında ahenk refikimizin yazdıklarını ahaliyi isyana davet eder suretde tahrif ederek neşretdiler. Jön Türkleri ittihad-ı İslam maksad-ı meş’umunu takib ediyor diye Rumlara göstermek istediler. En sonra da İslamlar Hristiyanları katliam edecek diye bedhahane leimane bir havadis çıkararak ahaliyi büyük bir havf ve hirasa düçar etmiş ve Şişeciler içindeki dükkanların kapanmasına sebebiyet vermişlerdir.

Asayiş-i umumiyi haleldar etmeye çalışan, istirahat-ı ahali için daimi bir tehlike halinde bulunan bu eşhas-ı red'iye hakkında ahkâm-ı kanuniyyenin icrasını bir an evvel emr edeceğinizi memul ederiz.”

Proodos’un bu saldırgan tutumu, yukarıda belirttiğimiz gibi zaman zaman Osmanlı İmparatorluğu'na sadık bir yayın politikası izleyen Amaltiya gazetesi tarafından da kınandı:

"Dünyanın en hür memleketlerinde bile, hatta cumhuriyetlerinde bile adab-ı umumiyeyi muhafaza etmek hükümetçe pek ziyade iltizam edilen bir meseledir. Adab-ı umumiyeyi ihlale cüret eden gazeteler aleyhinde takibat-i şer’iye ve şedide-i kanuniye icra edilir. Şehrimizde münteşir Proodos gazetesi İslamlarla Hristiyanlar arasında bir mukateleyi davet için birçok eracif tasni' ve neşrettiğinden maada bu kere adab-ı umumiyeyi ihlale cüret etmişdir. Mezkûr gazetenin bu hareketini biz tevsif etmekden ictinab ederiz.”

Emerisya gazetesi ise, Emanuelidi Efendi tarafından kaleme alman bir makalede Jön Türkler tarafından süngü kuvvetiyle elde edilen hürriyetin hiçbir karşılık beklemeden tüm Osmanlı cemaatlerine armağan edildiğini, Rumların teşekkür etmek yerine şahsi çıkarlar peşinde koşduğunu açıklarken, Rum cemaatini ihanet ve nankörlükle suçluyordu.

Meşrutiyetin ilk günlerinde Rum basınının toplu muhalefeti ile karşı karşıya kalan İttihat Terakki, gazetelerde yayınladığı bildiriler aracılığıyla onları uyarmıştı:

"Osmanlı İttihat Terakki Cemiyeti'nden,

İzmir'de münteşir Fransızca ve Rumca gazeteler hükümetin umuru idaresini sektedar edecek ve bilhassa tafsilatı düçar-ı müşkülat edecek efsaneler neşriyle ezhan-ı umumiyi teşvik etmekde olduğu görülüyor. Bu kabilden olarak Rumca Amaltiya gazetesi neşretdiği ilavesinde artık Rumların silah altına alınacağı ve dünkü nüshasında mürettebat-ı emiriyyenin tahsildar vasıtasıyla istifa kılınmayıb, ahali kendiliklerinden gelib mal sandıklarına verecekleri hakkında hükümetçe namalum mukarreratı neşr eylemekde bulundukları anlaşılmış, bu ise kavanin-i mer'iyeye bivücuh mugayir bulunmuş olduğundan, ba'dema bu gibi şekimane neşriyatda bulunmaması lüzumu selâmet-i vatan ve millet namına halisane tavsiye olunur.

Fi 6 Ağustos 1324"

İttihat Terakki, bu uyarıları vilayetlerde düzenlediği basın toplantıları ile pekiştirmeye çalıştı. Örneğin 22 Kasım 1908'de Emerisya gazetesi idarehanesinde, şehirdeki gazete sahipleri ile bir toplantı yapıldı. Ne yazık ki İttihat Terakki'nin Osmanlı basın birliğini oluşturmaya yönelik tüm girişimleri başarısızlıkla sonuçlanacaktı.

Ağustos 1908'de İntihab-ı Mebusan Kanunu yayınlandı. Bu kanunda seçimlerin iki dereceli yapılacağı ve 25 yaşını bitirmemiş, medeni haklarından yoksun, yabancı devlet vatandaşı olduğu iddia edilen, geçici bir süre için bile yabancı ülkeler hesabına iş gören, hileli iflas yapan, haciz altında bulunan ve vergi vermeyen kişilerin mebus olamayacakları kaydedilmekte idi. Ancak kanun, adayların adaylık şartlarını belirlerken ne şekilde aday olacaklarını açıklamıyordu. Dahiliye Nezareti'nin Ahenk gazetesinde yayınlanan bir duyurusuna göre adaylar ya kendileri adaylıklarını koyacaklar ya da emin ve güvenilir, akıl sahibi 300 kişi tarafından imzalı bir dilekçe ile aday gösterileceklerdi. Aynı yazıda yasal niteliklere sahip olan herkesin tek başına adaylığını koyabileceği de belirtilmekteydi.

Seçmen listelerinin hazırlanmasında belediye ve kaza meclislerinin yanı sıra imam ve papaz gibi dini şahsiyetler de görevlendirildi. 14 Ağustos tarihinden itibaren belediye tarafından imam, papaz, haham ve muhtarların dolduracakları seçmen defterleri dağıtılmaya başlandı. Mcclis-i Mebusan üyelerinin seçimini kontrol etmek için bir teftiş heyeti oluşturuldu. Ragıp Paşa, Dimitraki ve Nesim Levi Efendilerle belediye meclisi üyelerinden 6 kişinin bulunduğu bu heyetin yönetimini belediye başkanı Tevfik Paşa üstlendi. Vilayetlerde seçimler sancak esasına göre yapılacaktı. Erkek nüfusu 50.000'den az olan sancaklarda 25.000 ve fazlası için bir mebus tahsis edilirken, erkek nüfusu 50.000'den fazla olan sancaklarda her 25.000'in fazlası meclise bir mebus gönderebilecekti. Bu kanun maddesi uyarınca İzmir Sancağı'nın nüfusu ile orantılı olarak seçeceği mebus sayısı 6 idi.

Rumlar hemen seçim hazırlıklarına başladılar. Seçimler Megali İdea'nın gerçekleştirilebilmesi için bir fırsattı. Pazar günü Mösyö Yaniki'nin okulunda çeşitli meslek gruplarından 90 kişi bir araya geldi. Toplantıda, seçim dolayısıyla oluşturacakları Rum Kulübü'nün iç tüzüğünü hazırlamak üzere Hristaki Etnaşola, Baroci, Lavdayo, Papa Anton Anastasyadi ve Bostancıoğlu seçildiler. 25 Nisan 1861 tarihinde Rum tebanın cemaat teşkilatı yeniden düzenlendiği zaman, cemaatin yönetimi için oluşturulup ruhani ve cismani nitelikli meclislerin oluşumunda seçim esnasına yer verilmişti. Ayrıca eskiden beri ruhani meclislerin ve yöneticilerin seçim yoluyla oluşturulması geleneği vardı. Bu yüzden Türklerden daha avantajlı durumdaydılar. Deneyimleri sayesinde Rumlar paylarına düşmesi gereken müntehib-i sani ve mebus sayısından fazlasını çıkarabileceklerdi.

Mebus adayları seçimler başlamadan önce programlarını hazırladılar. Görüşlerini, tanıtma konuşmaları, el ilanları ve afişler aracılığıyla seçmenlerine duyurdular. Örneğin Rum mebus adaylarından Karolidi Efendi Rum cemaatine önce Metropalithane'nin büyük salonunda, bir hafta sonra da İdadi Mektebi’nde birer konferans verdi. İzmir Müntehib-i Sani seçimleri Eylül ayında başladı. Oy verme işlemleri genellikle sakin geçti. Cemaat liderleri oy sandıklarının başında adeta denetleyici görevi üstlendiler. Her oy sandığının arkasında bir molla, bir Rum papazı ve bir Ermeni papazı yan yana durmakta idi. Müntehib-i Sani seçimlerinde elde edilen sonuçlar şehirde büyük yankılar uyandırdı. Sancakta Türk nüfus Rum nüfusa oranla çok daha fazla olmasına rağmen, Türklerin çıkarabildiği 45 müntehib-i saniye karşılık, Rumlar 60'dan fazla müntehib-i sani çıkarmışlardı. Bu sonucun alınmasında düzenli çalışan Rum muhtarların, Metropolithane'nin ve Rum Kulübü'nün rolü büyüktü. Rum muhtarlar tek bir Rumu defter harici bırakmazken, Türk muhtarlar işin önemini kavrayamayıp eksik işlem yapmışlardı. Seçmen defterlerinde kaydını bulamayan Rumlar hemen bir itirazname yazıp Teftiş Heyeti'ne vererek adlarını kaydettirirken, Teftiş Heyeti görevini hakkıyla yerine getirmeyip Türk muhtarları uyarmamıştı. Üstelik Rum basını yayınlarıyla seçmenlerine yardımcı olurken, Türk gazeteleri konuya sahip çıkmıyordu. Türklerin çoğunun seçim sandıklarının nerede bulunduğundan bile haberi yoktu. Seçimlerden önce Metropolithane ve Rum Kulübü taralından seçilecek olan müntehib-i sanilerin Rum mebusların adları ve sayıları belirlenmişti. Seçmenler de adlara itiraz etmeden ve tek bir oyu boşa harcamadan oy vermişlerdi. Hatta mebus adayı dahi seçileceğinden haberdardı. Metropalithane ise vaazlarıyla seçmenlerini yönlendirmişti.

Rumların fazla temsilci çıkarmaları İttihat Terakki’nin müdahalesine yol açtı ve yapılan şeçimlerin iptali için dilekçeler verildi. Yerel yetkililer çoğunlukla bu istekleri yerine getirdiler. Gelişmeler Rum Patrikhanesi tarafından hemen protesto edildi. Patrikhane'nin Bab-ı Âlî’ye verdiği takrirde, İzmir’de seçmen listelerine araştırılmaksızın 18.000 İslam nüfusun eklendiği, dilekçeyle başvuran Hristiyanların başvurularının kabul edilmediği, Müslüman nüfusu listelere kaydedebilmek için seçmen listelerinin bir hafta olan yasal askıda kalma süresinin 15 güne çıkartıldığı belirtilmekte ve Rumların seçimleri boykot edeceği tehdidi yer almakta idi. Hizmet gazetesinde yayınlanan bir makalede konu halka şöyle duyuruluyordu:

"Vaktiyle lazıme-i siyaset demekden ziyade icab-ı merhamet addolunmağa şayan bir semahatle taht-ı idaremize aldığımız unsur-u hristiyaniyeyi büsbütün serbest bırakmışız. Bu sakin usul-ü idare altında Rumlar, millet içinde ayrı bir millet teşekkül ederek komitelerine has olan bütün adat ve temayulâtı olduğu gibi muhafaza eylemişler. Ne bizim zevk-i milliyemiz onların âdatına ne de onların âdatı bizimkine karışabilmiş. Rumları esasen komitelerinde müstakil bırakmak, bir gelip de nasıl onların eline böyle bir Yunan hakimiyeti vermeği intac etmiş ise, Yunanistan'ın teşekkülü de Memalik-i Osmaniye'de yaşayan bütün Rumları manen oraya bağlamışdır. Bugün iş mebus intihabına gelince, her şey patlak verdi. İstanbul'da, Yanya'da, Kırkkilise'de vukua gelen ahval ve ihtilafdan bahsetmek istemeyiz. Yanya'da mebus intihab edilmek istenilen bir Rum elinde Yunan bayrağı olduğu halde Yunan konsolosuyla birlikte arabaya binerek Türkler aleyhine nutuklar vermişdir. Bu tür olaylar Rum vatandaşların Yunan nüfuzu altında yaşamak arzusunda olduklarını gösterir.”

İzmir Sancağı mebus adaylarının adları gazeteler aracılığıyla halka duyuruldu. Adaylar; İzmir müftüsü Mehmed Said Efendi, İzmir Hurşidiye Mahallesi doğumlu olup İstanbul'da avukatlık yapan David Ruso Efendi, Abdizade Refik bey, Köylü gazetesinin sahibi avukat İsmail Sıdkı Bey, Ödemişli avukat Fahreddin Efendi, Tire belediye başkanı Akif Halil Efendi, Ispartalızade İstepan Efendi, Kosova Vilayeti eski maarif müdürü Ziver Bey, avukat Alber Tarika Efendi, avukat Çelebizade Seyit Bey, doktor Yüzbaşı Mehmed Rafet Bey, Selanik Merkez Ticaret Mahkemesi üyelerinden Nesim Mazliyah Efendi, avukat Corcioğlu Dimosten Efendi, tüccardan Kiryako Ayanos Efendi, Emin Bey, Taşlızade Doktor Edhem Bey, Refik Nevzat Bey, tüccardan Fraşerli Gani Bey, Hoca Şakir Efendizade Mehmed Abdullah Bey, Ödemiş'den Serupa Davudyan Efendi, avukat Tokatlıoğlu Anastas Efendi, doktor İsmail Lütfü Bey, Milaslı Salih Efendizade Halil Efendi, Nazilli'den Hocazade Hacı Süleyman Efendi, Bergamalı Cevdet Efendi, İskenderiye'de avukatlık yapan Jozef Sonino Efendi, Ödemiş avukatlarından Birgili İstavri Fikri Bey, Ödemişli Ekmekçizade Hacı Mustafa Efendi, Vakıflar Hazinesi avukatı Ahmed Efendi, Diyarbakır Vilayeti vali muavini Aristovulo Vasilaki Efendi, Darülfünun hocalarından Pavlo Karolidi Efendi ve Sivas vali muavini Aristidi Paşa idi. Cemaatlerin nüfus oranlarına göre, her cemaatin mebus adaylarının sayısı belirlenmişti.

Mebus seçimleri 12 Kasım 1908 sabahı başladı. Sabah saat 8'de çoğunluğunu gazeteciler ve müntehib-i sanilerin oluşturduğu 300 kişi Belediye'ye geldi. Kahve ikramından sonra oy pusulaları dağıtıldı. Oy verme işleminden sonra saat 9.30'da Teftiş Heyeti oyları saymaya başladı. Sonuçlar şöyleydi:

İzmir Müftüsü Mehmed Said Efendi - 102 oy
Eski Sivas Valisi Aristidi Paşa - 109 oy
Çelebizade Seyid Bey - 99 oy
Ispartalı İstepan Efendi - 70 oy
Nesim Mazliyah Efendi - 73 oy
Doktor Taşlızade Edhem Bey - 59 oy
Karolidi Efendi - 40 oy
Köylü gazetesi sahibi Sıdkı Bey - 19 oy
Doktor Lütfü Bey - 14 oy

İlan edilen sonuçlara göre Karolidi Efendi yeterli çoğunluğu elde edememiş, sadece Rum adaylardan Aristidi Paşa mebus olmaya hak kazanmıştı. Böylece seçimlerde 2 mebus çıkarmayı uman Rumlar hayal kırıklığına uğradılar ve İzmir'de ortam gerginleşti.

Kayseri doğumlu olan Pavlo Karolidi Efendi, uzun süre İzmir Evangeliki Okulu'nda öğretmen olarak çalıştıktan sonra Yunanistan'a gitmiş, Atina Üniversitesi’nde tarih öğretmenliği yapmaya başlamıştı. Yunan kanunlarına göre Yunan tabiyetine geçmeden Yunanistan'da çalışamayacağı için Yunan vatandaşı olmuştu. Fakat öte yandan Kayseri'de hala Osmanlı tabiyetinde görünmekteydi. İntihab-ı Mebusan Kanunu'nun 11'inci maddesinde, yabancı devlet vatandaşı olduğu iddia edilen, geçici bir süre için bile yabancı ülkeler hesabına iş gören kişilerin mebus seçilemeyeceği kayıtlı olduğundan, Karolidi Efendi’nin mebusluğu basında tartışma konusu oldu. Nea Simirni, Proodos ve Armonya gazeteleri Karolidi Efendi'nin adaylığının meşruluğunu ”Pavlo Karolidi Efendi'nin Yunanistan Darülfünun muallimliğinde bulunması namzedliği aleyhine bir delil olarak ikame edilemez, çünkü Kanun-u Esasi'yi kendilerine medyun bulunduğumuz Jön Türklerin kısm-ı azamını Atina ve Avrupaya firara icbar eden esbab, Karolidi Efendiyi de komşumuz hükümete ilticaya mecbur etmişdir." açıklamalarıyla kanıtlamaya çalışırken, Türk gazeteleri bu iddiaları reddediyordu. Onlara göre Karolidi Efendi, kendi arzusuyla Yunanistan’a gitmiş ve yine kendi arzusuyla Yunan tabiyetine geçmişti. 12 Kasım 1908'de seçim sonuçları açıklanınca konu tekrar gündeme geldi. 14 Kasım günü sabaha karşı saat 5'ten 11'e kadar Aya Fotini Kilisesi'nde aralıksız çan çalınarak halk kiliseye davet edildi. Aynı gün Hükümet Caddesi civarında, Başdurak, Halimağa Çarşısı, Arastabaşı, Odunpazarı, Peştemalcılarbaşı ve Frenk Mahallesi’nde bulunan Rum mağazaları geç saatlere kadar kapalı kaldı. İzmir valisi güvenliğin sağlanması için askeri devriye çıkartarak Aya Fotini Kilisesi ve Belediye’nin etrafını sardırdı. İzmir Liva Kumandanı Erkan-ı Harbiye mirlivalarından Fevzi Paşa Aya Fotini Kilisesine giderek toplananların dağılmalarını istedi ise de Rumlar seçim iptal edilip Karolidi Efendi seçilinceye kadar dağılmayacaklarını bildirdiler. Saat 5 civarında Fransa başkonsolosu Mösyö Belan, Yunanistan konsolosu Mösyö Öyanyadi, Rum Metropoliti ve Amaltiya gazetesi sahibi Solomonidi Efendi hep beraber hükümet dairesine giderek vali ile görüştüler. Sonra da yanlarında belediye başkanı Tevfik Paşa ve Umur-u Ecnebiye müdürü İdris Fuad Bey ve iki zabit olduğu halde Metropolithane'ye geri döndüler. 15 Kasım'da Bergama kazasından gelen seçim sonuçları ile Karolidi Efendi'nin mebusluğu kesinleşince Rumların boykot ve gösterileri sona erdi.

İzmir sancağı seçim sonuçlarına göre İzmir müftüsü Mehmed Said Efendi, dava vekili Çelebizade Seyid Bey, Sivas Vilayeti vali muavini Aristidi Paşa, Nesim Mazliyah Efendi, Ispartalızade İstepan Efendi, Atina Darül-fünunu muallimlerinden Kayserili Pavlo Karolidi Efendi mebus seçildiler.

İkinci Meşrutiyet kutlamaları sırasında, gayrimüslim cemaatlerinin birbiri ile kaynaşması, Osmanlı basını ve bazı aydınlar tarafından, İttihat Terakki'nin bir zaferi olarak nitelendirildi. Gerçekten de ortam, İttihat Terakki'nin savunduğu Osmanlı Birliği idealinin gerçekleşeceği izlenimini vermekteydi. Fırsattan faydalanan İttihat Terakki, meşrutiyetin ilanıyla haklar bakımından eşit birer vatandaş durumuna gelen, farklı ırk, dil ve dinden cemaatlerin, Osmanlı milletini oluşturduğu fikrini aşılamaya çalıştı. Bu amaçla vilayetlerde, eşitlik, dayanışma ve hürriyet kavramlarını işleyen konferanslar düzenlendi, oyunlar sergilendi. Örneğin 2 Kasım 1908'de Kordon’daki Kristal Gazinosu’nda İzmirli Rum avukat Anastas tarafından hürriyet konulu bir konferans verildi. 14 Kasım’da Kula’da Kanun-u Esasi'nin ilanı şerefine halktan toplanan paralarla inşa edilen Hürriyet Gazinosu'nda Rum gençleri tarafından oynanan Vatan Yahut Silistre piyesi çok beğenildi. Ne yazık ki İttihat Terakki’nin çabaları uzun vadede etkili olamadı ve Osmanlı Milleti fikri benimsenmedi. Çünkü gayrimüslim Osmanlı cemaatleri, verilen ayrıcalıklardan yararlanıp millet olarak varlıklarını korumuşlardı. Böylece Osmanlı milliyetçiliği, bir avuç yöneticinin benimsediği maddi temelden yoksun bir ülküden öteye geçemedi.

Yıllardan beri, diğer gayrimüslim cemaatlere oranla ayrıcalıklı bir konuma sahip olan ve elçilik, tercümanlık gibi görevler aracılığıyla idareye ortak edilen Rumlar, Osmanlı İmparatorluğu'nu kendi çıkarlarının bir temsilcisi olarak asla görmediler. Sahip olduklarını kaybetme korkusuyla, Tanzimat Fermanı’nın ilanından itibaren yapılan reformlara kuşku ile bakıp karşı çıkan Rumların büyük bir kısmı Yunanistan'ın kurulduğu tarihten itibaren Megali İdea'yı gerçekleştirebilmek amacıyla sürdürdüğü propagandanın etkisi altında kaldılar ve adeta Atina ile özdeşleştiler. Osmanlı İmparatorluğu'na sadık kalan az sayıdaki Rum hariç, çoğu Panhelenist idi. Bölünmüş durumları ileride, siyasal partilerde de gözlenecek olan Ermeni ve Bulgar cemaatinin aksine Rum cemaati, siyasal bakımdan soydaştı ve Yunanistan’ın maşası haline gelen Rum Ortodoks Patrikhanesi'nin mutlak otoritesi altındaydı. İkinci Meşrutiyet'in ilanını büyük bir fırsat olarak kabul eden, tekrar yürürlüğe giren anayasa ve parlamenter sistemden yararlanarak imparatorluğun yöneticisi olmayı düşleyen Megali İdeacı Rumlar amaçlarına ulaşabilmek için, zaman zaman Osmanlı yasalarını ihlal eden bazı girişimlerde bulundular. Örneğin İzmir'de İntihab-ı Mebusan Kanunu’nun 11'inci maddesine göre mebus seçilmesi sakıncalı olan Karolidi Efendi’nin mebusluğu için şehrin güvenliğini bozan büyük bir gösteri düzenlediler ve isteklerini kabul ettirdiler. İttihat Terakki'nin azınlıkları Osmanlılaştırma politikası, onları hayal kırıklığına uğrattı. Bu politika amaçlarına ulaşmayı engellediği için, bazı Rum gazeteleri ve Rum mebuslar aracılığıyla, Osmanlı Birliği idealini baltalamaya çalıştılar.

Osmanlı Mebusan Meclisi’ne seçilen 288 mebusun 26'sı Rum’du. Meclis'teki başkanlığını Karolidi Efendi'nin üstlendiği bağımsız Rum grubunu oluşturan Rum mebuslar, cemaatleri tarafından başlatılan mücadeleyi sürdürdüler. Osmanlı Birliği idealine karşı çıkan Ermeni, Bulgar, Sırp, Ulah ve Arnavut mebusların çoğu da bu mücadeleye katıldı. 31 Mart Vakası'na kadar, azınlıklarla yaptığı görüşmelerle bu ideale ulaşmayı uman İttihat Terakki, ayaklanma bastırıldıktan sonra yaptırımlar aracılığıyla hedefine ulaşmaya çalıştı. Haziran ayından itibaren, eğitimin denetimini devlete vererek azınlıkların siyasal ve kültürel özerkliğini kısıtlayan, gayrimüslimlere askerlik mecburiyeti getiren ve dernekleri devlet denetimi altına sokan yasa önerileri hazırladı. Fakat Osmanlı cemaatlerini bir araya asla getiremedi. Böylece, Balkan Savaşı yenilgisinden sonra Osmanlıcılıktan vazgeçerek Türkçülüğü savunmaya başladı.

Yorumlar - Yorum Yaz