İzmir Yahudileri

İZMİR YAHUDİLERİ
İzmir Yahudileri
Hammet ARSLAN

(Derleme: 4 Şubat 2020 Salı)

Yahudilerin İzmir ve civarında ne zamandan beri yaşadıklarını tam olarak bilinmemekle birlikte, onların bölgedeki geçmişini Milat Öncesi 530’a kadar gerilere götürenler var. Birinci Babil sürgünü sırasındaki esaretten kurtulan Yahudilerin hepsi Filistin bölgesine dönmemiş, hayatından memnun olanlar bulundukları bölgede yaşamaya devam etmiş ve bazıları da zamanla farklı bölgelere yayılmışlardır. Bu bölgeler arasında Halep, Maraş, İzmir, Efes, İstanbul, Edirne, Rumeli ve Rodos yer almaktadır. Bir başka iddiaya göre, Milat Öncesi 6. asra ait olduğu düşünülen Yoel kitabında (3:6) yer alan “Yahuda ve Yeruşalim halkını topraklarından uzaklaştırmak için Greklere sattınız” ifadesi Yahudilerin Batı Anadolu’ya köle olarak geldiğinin delili gösterilmektedir. Salihli yakınındaki antik Sart kentinde Milat Öncesi 5. asırda büyük bir Yahudi topluluğunun yaşadığı ileri sürülmektedir. Arkeolojik kazılar neticesinde Milat Öncesi 4. asırda Anadolu’da ve Ege bölgesinde Yahudilerin varlığından söz edilir. Milat Öncesi 3. asırda Selevkos kralı Anadolu’da Yahudilere vatandaşlık hakkı vermiştir. İzmir, Bergama, Sart, Milet ve Efes gibi yerlerde Yahudilerin yoğun olarak yaşadığı söylenmektedir. Milat Öncesi 5. asırda Priene’de, Milat Öncesi 4. asırda Milet’te, Milat Sonrası ikinci asırda Sart’ta kurulan sinagoglar Anadolu’daki en eski Yahudi mabetleridir.

Bununla birlikte Musevilerin İzmir’e gelişini Büyük İskender’e dayandıran araştırmacılar vardır. Büyük İskender, Milat Öncesi üçüncü asırda Filistin yöresinden İzmir’e gelirken beraberinde bir kısım Yahudi de getirdiği veya Kudüs’ü işgal edince birkaç yüz kişiden oluşan bir Yahudi topluluğunu İzmir’e sürdüğü belirtilir. Buradaki Yahudi cemaat, Hristiyan misyonerlerinin hedef kitlesi olmuştur. Yahudilerin Bizans döneminde sıkça zulme uğradıkları ve dini baskı gördükleri ifade edilir. Bu tarihten ilk mezar taşının bulunduğu 1605 yılına kadarki dönemde İzmir Yahudileri hakkında çok net bilgiler mevcut değildir. Buna göre İzmir’de çok fazla Yahudi yaşamadığı anlaşılmaktadır.

Bizans idaresinde İzmir ve çevresinde Yahudilerin yaşayıp yaşamadığını gösteren kayıt olmamakla birlikte, onların varlığını dile getiren araştırmacılar vardır. 1207 yılında Kuşadası’ndan İzmir’e bir Yahudi göçünden söz edilmektedir. Osmanlılar 1424 yılında İzmir’i fethettiğinde kentte Yahudi bulunmuyordu. Çünkü bu dönemde İzmir’de henüz yeterince popüler bir şehir görüntüsü yoktu. Üstelik savaş, deprem, yangın, hastalık gibi beşeri ve doğal afetler kente fazla ilginin olmasını engellemişti. Bundan dolayıdır ki İspanya ve Portekiz’den 1492 ve 1497 göçlerinde Yahudiler İzmir’e değil civardaki Tire ve Manisa’ya yerleşmişti. Göçleri müteakip 16. asırda İzmir vergi listelerinde Yahudi adı geçmemekle birlikte kentte az da olsa Yahudilerin olduğu ifade edilmektedir. Hatta bu tezi daha da ileri götürerek 16. asırda İzmir ve Tire’yi de içine alan Aydın vilayetinde Yahudi bulunmadığını ileri sürenler vardır. Ancak İstanbul’un fethinden sonra Tire ve Aydın’dan İstanbul’a göç eden Yahudiler bu iddiayı çürütmektedir. Nitekim 1492 göçünde Yahudiler Tire’ye yerleşmişlerdir ve 16. asırda Tire’de Yahudi yaşadığı kayıtlardan anlaşılmaktadır.

İzmir Yahudileri
Tireli Yahudiler

Erken Hristiyanlık Döneminde İzmir ve Yahudiler

Miladın ilk yıllarında, İzmir ve çevresinde Yahudilerin yaşamakta olduğu kabul edilmektedir. Çünkü bu bölgelerde Efes, Bergama, Sart gibi nüfusu yoğun ve ticarete elverişli antik kentler bulunmaktaydı. Aziz Pavlus, (Saint Paul) Hristiyanlığı yayma çabasında, bu Yahudileri hedef kitle kabul etmiş ve bu çerçevede Ege bölgesindeki yedi kiliseyi oluşturmuştur. Hristiyanlığın ilk dönemlerinde kurulan bu kiliselerin bulunduğu şehirler çok zengin ve ticari açıdan oldukça gelişmiş idiler. Bu açıdan kilisenin öğretileri Yahudi dünyasının sarmaladığı bir alanda gelişmeye başlamıştır. Vahiy kitabında, İzmir’deki ve Filadelfiya’daki (Alaşehir) kiliseye hitaben söylenilenler, İzmir civarında yaşamını sürdüren Yahudilerin varlığını gösterir. Resullerin İşleri (19:17) bölümünde yer alan “Bu haber, Efes’te yaşayan bütün Yahudilerle Greklere ulaştı” ifadesi Efes’te Yahudi varlığının delili olarak kabul edilebilir. Yazıtlardan ve edebi eserlerden anlaşıldığı üzere İzmir’de güçlü bir Yahudi topluluğu yaşamakta idi. Sart harabelerinin kuzeyinde yer alan Sinagog, miladın ilk yıllarında Sart’ta bir Yahudi cemaatinin varlığına işaret etmektedir. Kayıtlarda antik Efes kentinde Yahudi, Hristiyan ve putperestlerin aynı tapınağı kullandıkları ifade edilmektedir. Denizli Hierapolis’de, Yahudilerin varlığı nedeniyle İsa’nın havarilerinden birinin Hristiyanlığı yaymak üzere buraya geldiği belirtilmektedir.

Kendisi de eski bir Yahudi olan Pavlus’un Hristiyanlığı yayma noktasında sinagoglarda bir takım girişimlerde bulunduğu aşikârdır. Bir misyon seyahatinde o, Yahudilerin yaşamakta olduğu Efes’e uğramıştır. Pavlus, Hristiyanlığı putperestlerden önce inançlı olan insanlara (Yahudiler) anlatmanın daha kolay olacağı düşüncesiyle Efes (Resullerin İşleri, 18:19), Sart, Bergama gibi bölgelerdeki Yahudilere yönelmiştir. O, misyon için Anadolu’da bulunduğu süre içerisinde zamanının büyük bir bölümünü dönemin en önemli kenti olan Efes’te geçirmiştir. Pavlus Efes’i Batı ve Anadolu’nun diğer bölgelerindeki misyon hareketinin başlangıç noktası olarak kullanmıştır. Bir anlatıma göre Pavlus’un Efes’te puta tapmayı eleştirmesi ile halkın put alımının azalması sonucunda put yapımı ile meşgul olan zanaatkârların durumu valiye iletmesi üzerine Pavlus hapse atılmıştır. Bazı Yahudiler Pavlus’un konuşmalarından ikna olmakla birlikte Pavlus zaman zaman Yahudilerin büyük tepkisi ile de karşılaşmıştır. Pavlus Efes’teki sinagogda üç ay dini öğretim yapmış, daha sonra ise oradan kovulmuştur. O, Filipililer 3:2’de sünnet olan Yahudileri eleştirir. Çok küçük olan İzmir kilisesi dönemin güçlü topluluğu olan Yahudilerden baskı görmüştür. İzmir’deki Yahudi topluluğunun Aziz Polikarp’ın şehit edilmesinde aktif bir rol oynadığı ileri sürülmektedir.

1492 Öncesinde Anadolu’da Yahudiler ve Türk-Yahudi İlişkisi

Yahudilerin ne zamandan beri Anadolu’da yaşadıkları net olarak bilinmemekle birlikte, Bizans döneminde Yahudilerin varlığı ileri sürülmektedir. Bizans yönetimi altında dini yaşama konusunda sıkıntı çeken Yahudiler din özgürlüğünü elde etmek için Selçuklu Türklerinin idaresindeki bölgelere göç etmişlerdir. Selçukluların hoşgörülü tutumu Osmanlılar tarafından da devam ettirilmiştir. Osmanlı-Yahudi ilişkisi ilk olarak Orhan Bey’in fetihleri ile başlamıştır. Bursa, Edirne, Gelibolu gibi bölgelerde yaşayan Yahudi nüfus Osmanlıların bölgeyi fethetmesinden sonra değişik yerlere dağılmış, ancak Türklerin adaletini görünce tekrar eski topraklarına dönmeyi tercih etmişlerdir. Özellikle Şam bölgesi ve Bizans topraklarından birçok Yahudi Orhan Bey’in (1326-1360) davetiyle Bursa’ya geldi ve kendi isteklerine göre bir mahalleye yerleştirildi. Kendiliğinden dönenler ve davetle gelenler neticesinde artan nüfusun dini ihtiyaçlarının karşılanması için yeni sinagoglar inşa edilmiş ve özgürce ibadetlerini yapmışlardır. Edirne’de kurulan din akademisi (Yevişa) Osmanlının her yerinden hatta Polonya ve Rusya’dan gelen öğrencileri kabul eden bir Yahudi eğitim merkezi olmuştur. Bu Yahudiler istediği mesleği seçme ve icra etme hususunda herhangi bir sınırlama ile karşı karşıya kalmayarak tamamen özgür bırakılmışlardı.

Birinci Murat döneminde (1360-1389) fethedilen Edirne’de bir Yahudi cemaati varlığını sürdürmekte idi. Bu cemaat Birinci Murat döneminde Avrupa’daki (Macaristan, Polonya, Rusya) cemaatler ile yakın bir ilişki içerisindeydi. Bu bölgelerden birçok Talmud öğrencisi Edirne’ye gelmiştir. Hatta bunlar Bursa’ya yerleştirilen Yahudileri kendilerine Türkçe öğretmeleri için Edirne’ye davet etmişlerdir. Birinci Mehmet zamanında (1413-1421) Manisa’da Yahudilerin bulundukları, önceden Samuel adında olup ihtida eden (dönme) Torlak Kemal’den anlaşılmaktadır. O, bazı ayaklanmalara öncülük etmesi sebebiyle asılmıştır. İkinci Murat döneminde (1421-1451) Yahudilere bazı ayrıcalıkların verildiği görülmektedir. Bu dönemde Yahudiler askerlikten muaf tutulmak istemişlerdir. Ancak onlardan gureba isimli bir askeri birlik kurulmuştur. Ayrıca bazı Yahudilerin önemli sosyal statülere sahip oldukları görülmüştür. Sözgelimi İkinci Murat’ın doktoru da bir Yahudi idi.

Fatih Sultan Mehmet döneminde (1451-1481) Yahudiler Osmanlı’nın iskân politikasının önemli bir unsuru haline gelmişlerdir. Zira Fatih, Rumlara güvenmediği için Anadolu’dan Yahudi cemaatler İstanbul’a davet edilerek onlara araziler, evler ve bağlar tahsis edilmiştir. Fatih’in malî işlerden sorumlu yardımcısı ve özel doktoru da (Hekim Yakub) Yahudi idi. Yine bazı Yahudilerin divan üyesi oldukları ve dersler verdikleri bilinmektedir. Galante’nin ileri sürdüğü üzere Fatih Sultan Mehmet halkın çoğunluğunu Rumların oluşturduğu bölgelere Yahudileri yerleştirerek bir denge kurmayı amaçlamıştır. Fatih Sultan Mehmet sonrası Tire, Selanik, Aydın, Antalya gibi değişik kentlerden getirilen ve Bursa’dan Edirne’ye göç eden Yahudilere evler ve araziler tahsis edilmiştir. Bunlar kendilerine ait sinagoglar kurmuşlardır. Değişimin sanat ve ticaret faaliyetleri ile İstanbul’un zenginleşmesini sağlamak, Rumlara karşı güvenilir bir cemaat olan Yahudiler ile kentin güvenliğini koruma altına almak biçiminde iki amacı vardır.

Yahudiler Osmanlı idaresinde oldukça rahat bir yaşam sürdürmüşlerdir. 15'inci asırda Almanya’dan Edirne’ye yerleşen İsak Sarfati’nin Almanya’ya yolladığı şu mektup bunu açıkça göstermektedir: “…Size ilan ediyorum ki, Türkiye hiçbir eksiği olmayan bir ülkedir…Burada her insan kendi bağının ve kendi incir ağacının gölgesinde barış içinde yaşar…” Bu mektup Almanya’da sıkıntı içinde yaşayan Yahudi cemaati davet niteliğindedir. S. Bora’ya göre Osmanlı idarecileri bu mektuptan haberdardı ve bundan memnundular. Bu mektup 1492’deki göçlerin kapısını aralamıştır.

İkinci Bayezid’in Yahudilere yaptığı iyiliği hiç kimsenin göz ardı edebilmesi mümkün değildir. Yahudiler İspanya’da kıyıma maruz kalırken Sultan Beyazıt onlara İmparatorluğun kapılarını açmış ve birçok Yahudi’yi yok olmaktan kurtarmıştır. Yahudi cemaatinin dini, hukuki ve malî işlerinden sorumlu olan hahamlar, Osmanlı devletinin temsilcisi konumunda olup Müslüman mevkidaşları ile aynı sorumluluklara sahiptiler. Hatta bazı Yahudilerin Subaşı ve Başkâtip unvanlarını aldıkları görülmektedir. Yahudilerin Türklerin idaresi altında asırlardır özlenen bir tabloya ulaştıklarını A. Galanti “Yahudiler zulmetten nura, esaretten hürriyete kavuşmuşlardır. Yahudiler Türklere yalnız galip ve toprağın efendisi nazarıyla değil, kendi dinleriyle yakınlığı olan kardeş nazarıyla bakmışlardır” biçiminde ifade etmektedir.

Osmanlı Devleti Yahudileri Rumlara ve Ermenilere nazaran daha güvenilir kabul etmiş ve hoşgörülü bir tutum takınmıştır. Bazı şiddet olaylarının varlığını bildiren kaynaklar olmasına rağmen bunların münferit olaylar ve zorlama yorumlar olduğu kabul edilmektedir. Türklerin Yahudilere olan güvenlerini A. Galanti şöyle aktarmaktadır: “Türkler, Hristiyanların kendilerine ve dinlerine karşı olan husumetini bilerek Yahudilere muhabbet bağlamışlardır. Türklerin Yahudilere itimat ve emniyetleri vardı. Çünkü onlarda, Yahudiliği İslam’a yaklaştıran sünnet, oruç, ibadethanelerindeki sadelik gibi adetlerin mevcut olduğunu görmüşlerdir.” Osmanlı Yahudileri Avrupa Yahudilerine göre dini yaşayış, dil ve kültürel unsurlar açısından özgür oldukları için benliklerini koruma şansı elde etmişlerdir. Nitekim Avrupa’dan gelen göç dalgası bunu kanıtlar niteliktedir.

Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den Sürgün Edilişi

İber yarımadasında yaklaşık bin yıldır varlığını sürdüren Yahudiler 15. asrın sonlarında ya dinlerini terk ederek Hristiyan olmaları ya da ülkeyi terk etmeleri arasında bir tercihe zorlanmışlardır. Buna binaen birçok Yahudinin Hristiyanlığa girdiği söylenir. Ancak Hristiyanlığa girmeyi reddettikleri için yine birçok Yahudi 1492 yılında bölgeden sürgün edilmiştir. Göçler ilk başta İtalya ve Kuzey Afrika ülkelerine olmuştur. Buralardaki Seferad Yahudilerinin büyük çoğunluğu ise daha sonra Akdeniz havzasına göç etmiştir. 1492 yılında İspanya ve 1497’de Portekiz’den kovulan Yahudiler Osmanlı topraklarına sığınarak canlarını korumuşlardır. Osmanlı topraklarına yaklaşık olarak 12.000 ailenin geldiği belirtilmektedir. Her ailenin 5 kişiden oluştuğu düşünülürse sayı 60.000 olur. Birçok aile “belki geri döneriz” ümidiyle evlerinin anahtarını yanlarına almış, ancak bunu bir hatıra olarak saklamaktan ve nesilden nesle aktarmaktan öte bir şey olmamıştır.

İspanya’dan kovulan Yahudiler İstanbul, Selanik, Bursa, Edirne, Amasya, Tokat gibi yerlere yerleştirildi. Daha sonra Portekiz’den sürgün edilenler de bunlara dâhil oldu. İkinci Bayezid vilayetlere gönderdiği fermanla Yahudi göçmenlere iyi davranılmasını emretmiş, emre uymayanların ölümle cezalandırılacağını belirtmiştir. Yahudiler kendilerinin candan karşılandığının bilincindedirler. Bu konuda şöyle demişlerdir: “Bütün dünya barbarken ve tüm kapılar bize kapanırken Türkler bizi vatanlarına kabul etti. Bu, Yahudi ulusunun asla unutamadığı bir gerçektir…Biz Yahudiler Türkiye’de hiç acı çekmedik.”

1520–1530 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu’nun başlıca illerinde nüfusun dinlere göre dağılımını gösteren tablo şu şekildedir:

İzmir Yahudileri

Bu tabloya göre en çok Yahudi Selanik ve İstanbul’da yaşamaktadır. İzmir’de ise Yahudi varlığını gösteren herhangi bir kayıt yoktur. 1631-1830 tarihleri arasında Batılı gezginlerin hazırladıkları istatistikler neticesinde İzmir’in ve kentte yaşayan Yahudilerin nüfusu şu şekildedir:

İzmir Yahudileri

Bu veriler neticesinde kent nüfusunun yaklaşık olarak % 10’luk bir kısmını Yahudiler oluşturmaktadır. Kent ve Yahudi nüfusundaki ani düşüşlerin nedeni deprem, yangın ve salgın hastalıklardır. 1688 depreminde kentte yaklaşık 20.000 kişi ölmüştür. Bu depremin yanı sıra, 1743, 1772, 1841 yangınları kent halkı ile birlikte Yahudileri de yıpratmıştır. 1837’de kentte vuku bulan Veba salgınında en çok Türkler ve Yahudiler ölmüştür. Rum, Ermeni ve Katoliklerde ölüm oranı daha azdır. Buna göre Türklerde % 7 olan ölüm oranı Yahudilerde % 4, Rum ve Ermenilerde % 1, Katoliklerde ise % 0,3 oranındadır.

1831’de yapılan ilk Osmanlı nüfus sayımında İzmir’de 1693 hanede 3530 bekâr Yahudi tespit edilmiştir. 1835-1927 yılları arasında yapılan istatistiklere göre İzmir’in ve kentte yaşayan Yahudilerin nüfusu şu şekildedir:

İzmir Yahudileri

Demiryollarının yapımı ile canlanan ticari ve ekonomik hayat nüfus artışını beraberinde getirmiştir. Doğal felaketler kentin ve Yahudi nüfusunun aynı kalmasına hatta bazen azalmasına etki etmiştir. 1835’ten 1920’ye kadar Yahudiler kent nüfusunun % 10’luk kesimini oluştururken 1927 T.C. Devlet Salnamesi istatistiğine göre kentteki Yahudi oranı % 20’ye çıkmıştır. 1782’de Lehistan’daki ihtilal sonucunda yaklaşık 50 aile İzmir ve Selanik’e göç etmiştir. 1891’de Rus baskınından kaçan yaklaşık 2500 Yahudi İzmir’e gelmiştir. İzmir’de yerleşik Yahudiler ekonomik açıdan sıkıntı yaşayacakları için onları ABD, Kanada, Arjantin gibi başka ülkelere gitmeleri konusunda teşvik etmişlerdir. Kentin yerli Yahudileri ile göçmen Yahudileri arasında bir süre sonra ekonomik açıdan sorunlar çıkmıştır.

Osmanlı döneminde İzmir’de Yahudiler diğer milletlerle birlikte yaşıyorlardı. İzmir her bir grubun yaşam alanına göre 5 farklı bölgeye ayrılmıştı. Levantenler, günümüzde kordon boyu olarak bilinen deniz kıyısında; Ermeniler, ikinci kordon diye isimlendirilen ve Levantenlere göre biraz daha iç kısımlarda; Rumlar, Basmane-deniz hattının kuzeyinde; Türkler, Kadifekale etekleri ile Eşrefpaşa civarında; Yahudiler ise Ermeniler ile Türkler arasında kalan Havra bölgesinde yaşıyorlardı. Daha sonra maddî durumları gelişen Yahudilerin bir kısmı Karataş, Göztepe bölgesine göç etmişlerdir.

İzmir Yahudileri - Kadim Yahudi semti Karataş
Kadim Yahudi semti Karataş (İkinci Juderia)

1800’lü yıllarda İzmir Yahudilerinin içinde yaşadıkları ortam yoksulluk, dilencilik, eğreti yaşam koşulları şeklinde tasvir edilir. Asrın sonunda Yahudi cemaat üyeleri ticari açıdan güçlenmeye başladılar. Bu güçlenen sınıf Göztepe, Karantina ve Karataş’a yerleşti. Böylece 20. asırda Havra ve Göztepe-Karataş olmak üzere iki Yahudi bölgesi oluştu. Cumhuriyet öncesi dönemde İzmir’de Yahudilerin yaşadıkları mahalleler Yahudi adı taşımakla birlikte 1923 yılında adları değiştirilmiştir. Mesela Hahambaşı Mahallesi Güzelyurt, Sonsino ise Oruçisa olarak değişmiştir.

Birinci Dünya Savaşı sonrasında (1922) Yahudiler İstanbul ve Trakya ile İzmir ve Batı Anadolu bölgesinde yoğunlaşmışlardır. İzmir, İstanbul’un ardından Yahudi nüfusu açısından ikinci sırada idi ve büyük çoğunluğu Karataş semtinde ikamet ediyordu. 1923 yılında İzmir’de halka hitap eden Mustafa Kemal Atatürk’e İzmir Yahudi cemaatinin ileri gelenlerinden Rafael Amado “…Yahudi vatandaşlar hakkındaki görüşünüz nedir?” diye sorması üzerine Atatürk, “…Musevi vatandaşlarımız hiçbir vakitte bu memlekette olduğundan daha çok refah ve saadete malik olmazlar. Şimdiye kadar böyle olmuştur. Yeni Türkiye bu suretle kendilerine daha çok inandırıcı ve emniyet verici olur…” şeklinde cevap vermiştir.

1934 yılından itibaren Yahudilerin Siyonist faaliyetler çerçevesinde bir araya geldikleri ve bu amaçla teşkilatlandıkları görülmektedir. Bu teşkilatlarda hem gençler hem de yaşlılar aktif konumda idiler. Hükümet bu amaçla organize edilen eğitim ve propagandalara izin vermediği için faaliyetler evlerde gizlice yürütülmüştür. Bu amaca hizmet etmesi için kütüphaneler kurulmuştur. Varlıklı Yahudiler de maddi açıdan teşkilatları desteklemekte idi. Onların desteği ile gençler gizlice gemilerle Filistin’e gitmekte idi. 1940’lı yıllarda göç eden Yahudi sayısı çoğaldı. 1945 yılına gelindiğinde ise İzmir’de 15.784 Yahudi yaşamakta idi.

İzmir Yahudileri - Karataş Sinagogu
Karataş Sinagogu

Yahudilerin İzmir’de Kurumsallaşma Süreci

İzmir, 16'ncı asır başında 5 mahalleden oluşan bir kasaba büyüklüğünde olup, bunlardan dördü Müslümanlara biri de gayrı müslimlere aittir. Bu asırda şehir gelişim kaydetmiştir. 17'nci asırda liman şehrin gelişimine katkı sağlamıştır. Bu gelişim neticesinde yeni mahalleler kurulduğu, Ermeni ve Yahudi cemaatinin teşekkül ettiği görülmektedir.

İkinci Bayezid devrinde İzmir’de aktif konumda olan Yahudi tüccarların varlığından bahsedilmektedir. 16'ncı asrın sonlarında Selanik’te dokumacılık yapan Yahudiler hammaddeye daha kolay ulaşabilmek ve mesleklerini devam ettirebilmek adına Batı Anadolu’ya göçe başlamışlardır. Yahudiler önceleri Manisa’yı tercih ederlerken 17'nci asır başlarında İzmir’in artan ticari potansiyeli nedeniyle İzmir’e yönelmişlerdir. İzmir’de Yahudi cemaatinin oluşum süreci 16'ncı asrın sonlarına tekabül eder. Bahribaba Yahudi mezarlığında 1565 tarihli bir mezar taşının bulunması ve kentte Yahudi mezarlığının olabileceği varsayımı bunun delili olarak ileri sürülmektedir. Ayrıca 1856 yılında bir haham, kentte Yahudi cemaatinin 257 yıldır var olduğunu ifade etmiştir. Bu iki delil çerçevesinde 16'ncı asrın sonlarında İzmir’de Yahudi cemaatinin oluşmaya başladığı ifade edilmektedir. Ayrıca, S. Sevi’nin 1626 yılında İzmir’de doğduğu dikkate alınırsa ailesinin daha önceden İzmir’e yerleşmiş olma ihtimali yüksektir. İzmir’de Yahudi cemaatinin oluşumunda şehrin ekonomik açıdan gelişmesi etkin olmuştur. Portekiz göçleri, Selanik’ten gelen iç nüfus hareketi önemlidir.

Yahudiler 16. asrın sonlarında kentin ticari öneminin artması nedeniyle civar kasabalardan İzmir’e yerleşmişlerdir. İzmir’de yaşayan Yahudiler minyanı (dini törenleri icra edebilmek için gerekli 10 yetişkin erkek) tamamlayabilmek için Tire ve Manisa’dan Yahudileri İzmir’e davet ediyorlar ve göç için onları teşvik ediyorlardı. Cemaat adına toplanan bazı vergilerden bunların muaf tutulduğu görülmektedir. 16 ve 17'nci asırda Sakız Yahudileri İzmir’e göç etmişleridir. Yine Manisa, Selanik, Safed ve Halep’ten Yahudiler ticari önemi artan İzmir’e göç etmişlerdir. 17'nci asır başlarında nüfuslarının artması sayesinde İzmir Yahudileri kendi cemaatlerini kurarak teşkilatlanma yoluna gideceklerdir. Cemaat oluşumunun tahminen 1605 yılında gerçekleştiği kabul edilmektedir. Cemaat değişik kökenlere sahip göçmenler tarafından zaman içerisinde oluşturulmuştur. Sayıca fazla olan Selanik Yahudi göçmenleri bu sürece ciddi katkı sağlamışlardır. 1620’de kentte altı sinagog bulunuyordu. Farklı bölgelerden olan Yahudi göçmenler arasında dini açıdan liderlik mücadelesi baş göstermiş ve bu durum Yahudilerin sosyal ve ekonomik yaşantılarına etki etmiştir. İzmir’e en son gelen Yahudi grubu olan Portekizliler daha öncekilere göre kültürel ve malî açıdan bir gömlek üstündü.

İber yarımadasından göçen Yahudiler ile yerliler arasındaki ilişkiler daima gergin ve problemli olmuştur. Bu iki grup özellikle Yahudi dini hukuğunu (halagha) yorumlama konusunda büyük ayrılıklar içerisinde idiler. Üstelik onradan gelenler, yerel uygulamalara (halagha ve minhag) riayet etmedikleri gibi yerlilerden kendilerine uymalarını isteyerek Yahudi geleneğine ters davranmışlardır. Yahudiler arasında başlıca çatışma noktaları olarak etnik sürtüşme (İspanya, Portekiz ve yerliler), cemaatin idaresi ve dini kurallar ve geleneklerin uygulanması sayılabilir.

Gruplar arasındaki mücadelenin temelinde hahambaşılık geliyordu. Hahambaşılık kurumu Yahudi cemaatin oluştuğu dönemden itibaren tesis edilmiştir. İzmir’de ilk hahambaşı İstanbul kökenli bir aileye mensup olan İsak Levi’dir. Selanik Yahudileri onu kabul etmemişler ve Selanik’ten getirdikleri Yosef Eskapa’yı Hahambaşı seçmişlerdir. Çift kutupluluk İsak Levi’nin yerine geçen Azarya Yeşuva Eşkenazi’nin ölümü ve Yosef Eskapa’nın İzmir hahambaşı olması ile kısmen sona erdi. O dönemde cemaatin dini ve dünyevi işlerini yönetecek ve yetki paylaşımı olarak kabul edilebilecek iki kurul oluşturulmuştur. Y. Eskapa’nın son yılları olan 1670’te cemaat 7 kurul üyesi (menunim) tarafından yönetiliyordu. Bu sayı 1811’de 12’ye, 1884’te 20’ye yükselmiştir, ismi de Necia Haeda (İsrail önderleri) olarak değişmiştir. 1838 yılında yayımlanan bir yazıya göre, İzmir Yahudi cemaati Onikiler Konseyi (her iki yılda değişir, eski üyeler yenileri seçer) ve Din Adamları Kurulu adı verilen iki örgüt tarafından yönetilmekte idi.

Hahambaşılık mücadelesinin en önemli nedeni cemaatin yerliler, Sefaradlar ve Aşkenazlar olmak üzere farklı yapılardan oluşması idi. 19'uncu asrın birinci yarısında Osmanlı Yahudileri modernleşmeyi savunan Reformist Yahudiler (çoğunluğu Portekiz’den kovulan ve Tunus, Balkanlar, Anadolu liman kentlerine yerleşen Yahudiler) ile eski düzeni korumaya çalışan tutucu Yahudiler olarak ikiye bölündü. Vergi adaletsizliğinden ezilen yoksul Yahudiler ise kurtuluş yolu olarak reformları destekliyorlardı. Gruplar arasındaki mücadeleler 1835 yılında İkinci Mahmut’un Osmanlı Hahambaşılığı müessesini tanıması ile duruldu. Böylece İzmir’deki iki başlı hahambaşılık tartışmalarına son verilmiş ve Osmanlı Yahudi cemaati tek merkezden yönetilir hale gelmiştir. Osmanlı hahambaşısı, diğer kentlere atanacak hahambaşıları konusunda Sultan’a danışmanlık yapacaktı. Ancak, 1839 Tanzimat Fermanı tam olarak uygulama alanına giremediği için Yahudi cemaati içindeki çatışma ve sorunları çözemedi.

Sultan Abdülmecit 1850’de hahambaşılarını atama görevini cemaate verince Yahudi elit zümre tekrar cemaat yönetimine hâkim olmuştur. Bu durum yoksullar ile elitler arasında bir sınıf çatışmasına ve toplulukta derin kutuplaşmalara sebep oldu. 1862’de reformist-tutucu kavgası şiddetlenince Osmanlı idarecileri müdahale edip bazı reformistleri hapse atmasıyla tutucular üstünlük sağlamıştır. 19'uncu asır sonlarında faaliyetlere başlayan Evrensel Yahudi Birliği hahamların üstünlüğüne son vermiş ve Osmanlı Yahudi cemaatini sosyo-kültürel açıdan canlandırmıştır. Bu süreç Yahudi cemaati için Aydınlanma dönemi olarak kabul edilmiştir. 1865’te hazırlanan ve toplam 48 maddeden oluşan Hahamhane Nizamnamesi’ne göre hahamların yetkileri sınırlandırılmış, danışmanlar grubu oluşturulmuş ve halk, cemaat etkinliklerinde aktif hale gelmiştir. Üyeler cemaat yönetim kurulunu seçme hakkına sahip olmuştur. Ancak bu durum uzun sürmemiş ve hahamlar yetkiyi yeniden ele geçirmişlerdir. Cemaat içi tartışmalara son vermek amacıyla İstanbul ve İzmir’de 1896’da Hahamname Nizamnamesi temel alınarak yeni bir cemaat tüzüğü hazırlanmış, 1908’de bazı ilaveler yapılmak suretiyle bu tüzüğün eksiklikleri giderilmiştir.

İzmir Yahudilerine Ait Kurumlar

İzmir Yahudileri dini ve sağlık ihtiyaçlarını kendi cemaatleri içerisinde rahat bir şekilde karşılayabilmek amacıyla bir takım dini kurumlar ve hastaneler kurmuşlardır. Ayrıca yoksul kesimin temel ihtiyaçlarını karşılamak ve onları kalkındırmak için de bir takım yardım kuruluşları oluşturmuşlardır. Şimdi bu kurumlara kısaca değinmek istiyoruz.

Sinagoglar

Yahudi mahallelerinin olmazsa olmaz özelliği bir sinagoga sahip olmasıdır. Yahudilerin evleri sinagog etrafında kümelenmekte idi. Bu yüzden sinagogsuz bir Yahudi mahallesi düşünmek mümkün değildir. İzmir’de kesin olarak kanıtlanmamış olmakla birlikte Milat Sonrası ikinci veya üçüncü asırda Rufina adında bir sinagog olduğu ileri sürülmektedir. Yine Bizans döneminde yapıldığı belirtilen Etz Hahayim Sinagogu ile ilgili olarak elde delil mevcut değildir. Aynı şekilde İber Yahudileri tarafından kurulduğu söylenen Geruş (Sürgün) Sinagogu'nun İzmir’in en eski sinagoglarından olduğu dile getirilmektedir.

İzmir’de 17 ve 18’inci asırda Etz Hahayim, Şalom, Foresteros, Pinto, Bakış, Sonsino, Sinyora Giveret ve Portokiz sinagogları vardı. Şalom sinagogu Hayim Eskapa döneminde kullanımda idi ve on dükkândan elde edilen gelirlerle sinagogun giderleri karşılanıyordu. 1800 ve 1841’de restore edilmiştir. Yine 17’nci asırda yapıldığı söylenen Sonsino sinagogunun mimari açıdan Hisar camiinden (inşa tarihi 1592) esinlenildiği ileri sürülmektedir. 1850 ve 1896 da restore edilen bu sinagog günümüzde harabe görünümündedir. Sinyora Giveret’in ise 1510-1569 yılları arasında yaşayan Donna Gracia Mendes tarafından yaptırıldığı ileri sürülmektedir. Bikur Holim ve Algazi sinagogları ise 1724’te yapılmıştır.

1900’lere gelindiğinde kentteki sinagog sayısı 15’e yükselmiştir. Bu sayıya küçük sinagoglar dâhil edilmemiştir. 15 sinagogdan biri 1893 yılında İzmir Aşkenazi cemaatine verilmiştir. Yine bu cemaat için bir ev sinagoga dönüştürülmüştür. Bu durum ev sinagogların varlığına müsaade edildiğini gösterir. Buna dair Meseri Evi, Mizrahi Evi gibi örnekler vardır. 1908’de sinagogların sayısı 17’dir. Yine bu sayıya ev ve oda sinagoglar dâhil edilir. Karşıyaka Alaybey’de Kal Kadoş, Bornova’da Algranti sinagogu vardı. Bu dönemdeki en büyük sinagog 1907’de henüz inşaat tamamlanmadan ibadete açılan Karataş Beit İsrail sinagogudur. 1908’de Çeşme’de 3, Tire’de 2, Bergama ve Menemen’de birer sinagog vardı. Bunların bir kısmı kullanılamaz halde iken bazılarının izleri dahi ortadan kalkmıştır.

İzmir Yahudileri - Bet İsrael Sinagogu
Bet İsrael Sinagogu

Mezarlıklar

Varyant’taki Bahribaba mezarlığında bulunan bir mezar taşındaki 1565 tarihi, 16. asırda İzmir’de bir Yahudi mezarlığının var olduğunu göstermektedir. 20'nci asrın başlarında ise, Bahribaba (Maşatlık), Gürçeşme (Kançeşme) ve Bornova’da Yahudi mezarlıklarının olduğu söylenir. 1861 yılında Yahudi cemaati Bahribaba mezarlığının yetersiz kaldığını padişaha bildiriyorlar. Daha önce şehrin dışında olan Bahribaba mezarlığının etrafına 1883’ten itibaren evler inşa edilmiş, 1885’te de bir kısmından yol geçmiştir. 1907 yılında mezarlık arazisinin bir kısmı Gureba hastanesine bağışlanmış, 1910 yılında da mezarlıkta ağaçlandırma çalışmaları başlamıştır. Vali Rahmi Bey döneminde Müslüman ve Hristiyan mezarlıklarının şehir dışına taşınması projesiyle Bahribaba Mezarlığı da Gürçeşme mezarlığına taşınmıştır. 1881 tarihinde kurulan Bornova Mezarlığı ise günümüzde kullanılmamaktadır. Gürçeşme mezarlığı 1885’te hizmete açılmıştır. Bahribaba’daki mezarlar buraya taşınmıştır. 1992 tarihi itibarıyla 9478 mezar yer almaktadır. Günümüzde Altındağ’daki Musevi Mezarlığı kullanılmaktadır. Burada kadın ve erkek cenazelerinin ayrı alanlara gömüldükleri görülmektedir.

İzmir Yahudileri - Altındağ Mezarlığı
Altındağ Mezarlığı

İzmir Yahudileri - Gürçeşme Mezarlığı
Gürçeşme Mezarlığı

Yardım Kurumları

Osmanlı Yahudilerinin karakteristik özelliklerinden birisi yardım kurumları oluşturmalarıdır. Diğer gruplar böylesine kapsamlı bir yardım kurumuna sahip değillerdir. İzmir Yahudi cemaatinin varlığını inkıtaa uğramadan sürdürebilmesinin en önemli nedenlerinden birisi cemaat içi yardımlaşmadır. Yahudi yardım kurumları yoksullara, hasta ve yaşlılara, işsizlere, yetim ve kadınlara, göçmenlere yönelik olmak üzere beş kategoriye ayrılır. Yoksullara yönelik başlıca yardım kurumları şunlardır: Fukaraperver Cemiyeti (Ozer Dalim), Talmud Tora Beyan Komitesi, İyi Niyet (Buena Velundat), Aşevi, Malbuş Aronim, Bigde Kodeş, Oel Moed ve Dansa. Bu kurumlar İzmir’de yaygın olan dilenciliği önlemeye ve Yahudi halkın huzur içinde yaşamasını sağlamaya çalışmıştır. Yahudi kurumları Osmanlı içerisinde olduğu kadar Rusya, Fas, Filistin gibi yerlerdeki Yahudilere de maddi yardım etmişlerdir. Yahudi cemaati sıkıntı içerisinde olan Rusya Yahudilerine yardım toplamak için saraydan izin istemişlerdir. 1905 yılında saray onlara olumlu cevap vermiştir.

1642 yılında Eskapa tarafından kurulan Kutsal Mezarlık Kurumu (Hevra Kaduşa şel Kabarim) hasta ve yaşlılara hizmet veren bir kurumdu. İşsizlere yardım etmek amacıyla da 1902’de biçki-nakış kurslarının yanı sıra Evrensel İsrail Birliği Tarafından ziraat ve çırak okulları kurulmuştur. Cemaat içerisindeki yoksullara, yetimlere ve kadınlara bakmak için Yoksullar Yurdu (Lazaretto), Yetimler Yuvası, Yetimler kurumu (Hevrat Yetumot), Kız çocuklarına Yardım (Ezra la Yeladot), Mohar u Matan gibi yardım kurumları oluşturulmuştur. Bu kurumlar sayesinde genç kızların evlilik masrafları karşılanıyor; hamile kadınlara yardımcı olunuyor; yetimler barındırılıyor, besleniyor, okutuluyor ve iş sahibi yapılıyordu. Bayanlar Kurumu ve Hahnakat Orahim isimli yardım kurumlarında ilki Rusya’dan gelen göçmenlere hizmet verirken ikincisi şehri ziyarete gelen Yahudilere 3 gün boyunca yiyecek-içeceklerini karşılıyordu. İzmir Yahudi cemaati, yoksul Yahudilerin kalkınmasını sağlamak amacıyla bir takım destek programları oluşturmuştur. Buna göre varlıklı Yahudilere ait evlerde yoksul Yahudi halk ikamet etmekte idi. Ancak bu yöndeki tüm çabalara rağmen yoksul halkı kalkındırmak için tam anlamıyla yeterli bir çözüm yolu bulunamamıştır.

İzmir Yahudilerinin, Osmanlı yardım kampanyalarına katıldıkları da görülmektedir. 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşında askerlerin ihtiyaçlarını karşılamak üzere ilan olunan yardım kampanyasına Yahudiler 78.550 kuruş (toplamda 794.546) yardım etmişlerdir. İzmir’de 1908’de Asakir-i Osmaniyye Hedaya-yı Şitaiyye için Yahudiler 1179 kuruş (toplamda 20.643); 1909’da İzmir Asker Kulübü için 2928 kuruş (toplamda 9.607) yardım etmişlerdir. 1910 yılında Osmanlı hahambaşısı Hayim Nahum Efendi Osmanlı donanmasına yardım edilmesi için Yahudilere yönelik bir beyanname yayınlamıştır. Burada, Yahudilerin Osmanlıya bağlılıkları, minnettarlıkları, yardımın boyunlarının borcu olduğu ve vazife-i zimmetleri olduğu dile getiriliyor. Mukaddes vatanın tealisi ve terakkisi için bütün varlıklarını feda etmelerinin gerekliliği vurgulanıyor. Müslümanlarla hemfikir ve hemahenk olduklarını göstermek için kampanyaya katılmaları tavsiye ediliyor. 1939’daki Erzincan depremine Yahudiler yardım etmişlerdir.

İzmir Yahudileri - Basmane'de Yahudihane
Basmane semtindeki Yahudihane

Hastaneler

İzmir Yahudileri cemaatin sağlık ihtiyacını karşılamak için hastane kurmuşlardır. İzmir Yahudi cemaatine ait ilk hastane salgın hastalıklarla mücadele için 1827 yılında kurulmuş, 1837’de Hahamhane’nin karşısındaki binanın eklenmesiyle geliştirilmiştir. Hastanenin ihtiyaçlarını karşılamak için Midraş Kadoş Ospital kurulmuştur. Viyanalı Rothschild ailesinin katkılarından dolayı hastaneye 1874’te ailenin adı verilmiş ve cemaatin ileri gelenleri hastaneye maddî katkılarını sürdürmüştür. 19’uncu asır sonlarına kadar hastane sorunsuz bir şekilde hizmet vermiştir. 1911’de Rothschild ailesi ile hastane yönetimi arasında çıkan anlaşmazlık sonucunda aile yardımlarını kesmiş ve hastane kapanmak zorunda kalmıştır. Bu dönemde Türklere ait 3, Rumlara ait 2, Ermeni ve Katoliklere ait birer hastane vardı. Yahudiler bu hastanelerden de istifade etmişlerdir. Yahudi cemaati kapanan hastaneye ait mülklerin satışı ile yeni bir hastane kurmak istese de uygun yer bulamamıştır. Nitekim 1913’te Nesim Levi Bayraklı Karataş semti, Teşvikiye mahallesi, İcadiye sokak, 15 numara’daki 3 katlı ve 20 odalı evini hastane olarak kullanılmak üzere İzmir Yahudi cemaatine hibe etmiştir. Yandaki arazilerin satın alınması ve inşası ile bahçeli ve büyük bir hastane oluşturulmuştur. Hastaneye Sultan Reşad tarafından 1914’te ruhsat verilmiştir. Birinci Dünya Savaşı süresince hastane hükümet emrinde kullanılmış, savaş bitince tekrar İzmir Yahudi cemaatine iade edilmiştir. Hastane Yahudilerin yanı sıra Müslümanlara ve Ermenilere de hizmet vermiştir. Hastanede 1926 yılına kadar Doktor Spirer, Albert Tarika, Menahem Adato ve Refael Pontromoli yöneticilik yapmışlardır. 1926’da bir tüzük hazırlanarak hastaneyi idare için Musevi Hastanesi İdare Cemiyeti kurulmuştur. Bu kurum günümüzde Karataş Hastanesi olarak hizmet vermektedir.

Mevcut Durum

İzmir Yahudilerinin sayıları 1948’de İsrail'e ve Batı’ya göç etmeleri nedeniyle 2500’e, bu asrın başlangıcından itibaren 2000’e, günümüzde ise 1300’lere kadar inmiş durumdadır. Sayının her geçen gün azalmasının temel nedeni olarak, gençlerin eğitim almak ve iş (ticaret, ekonomi, turizm, bilişim, tıp vs.) sahasında etkili olabilmek için İstanbul, Avrupa, Amerika, Çin ve Hindistan gibi dünyanın değişik yerlerine gidip geri dönmemeleri gösterilmektedir. Ayrıca, nüfusun yaşlanması ve yeni doğum oranlarının azalması da bu durumu etkilemektedir. İzmir Yahudi Cemaatini son yıllarda evinden idare eden baş haham Rabbi Nisim Barmaymon 27 Ekim 2014’te vefat etmiş, cenazesi Altındağ Musevi mezarlığına defnedilmiştir.

Günümüzde cemaatin kullanımında olan sinagog sayısı sekizdir. Bunlar Kemeraltı bölgesindeki Algazi, Bikur Holim, Şalom (Aydınlılar), Etz Hahayim, Sinyora Giveret, Alsancak’taki Şaar Aşamayim, Karataş’taki Beit İsrail, Roş Aar (Tepebaşı) sinagoglarıdır. Bunların haricinde kullanım dışı olan sinagogların yanı sıra, Karşıyaka, Alaybey’de bulunan Kaal Kadoş sinagogu da cemaat yokluğu nedeniyle bir süre önce müzeye çevrilmiştir. Sinagogların bakım-onarım gibi ihtiyaçları cemaat tarafından karşılanmaktadır. Her sinagogda, yapılacak işlemler konusunda karar veren bir başkan ve yardımcıları vardır.
İzmir Yahudi Cemaati laik bir niteliğe sahiptir. Özel bayramlar haricinde cemaatin birçok üyesi sinagogda yapılan ibadetlere iştirak etmemektedir. İzmir Yahudi cemaati dini uygulamalara katılma konusunda isteksizdir. İnsanlar çok para kazandığı için zevke sefaya düşmüşler, dini ve Tanrı’yı unutmuşlardır. Halk ibadet esnasında gündelik kıyafet giyer. Hahamlar düğün törenleri esnasında özel kıyafetlerini giyerler. Cemaat içerisinde yaşanan herhangi bir güncel tartışma (dini veya seküler konularda) yoktur. Çünkü herkes kendi bildiği işi yapmakla meşguldür. Hahamlar tartışmalı konulara girmeyerek, cemaate sadece bir takım tavsiyelerde bulunuyorlar ve kesinlikle emri vaki yapmıyorlar.

Şabat töreni, cemaat azlığı nedeniyle sadece üç sinagogda icra edilmektedir. Bu sinangoglar Alsancakta’ki Şaar Aşamayim, Karataş’taki Beit İsrail ve birer hafta dönüşümlü olmak üzere Havra sokağındaki Algazi-Bikur Holim’dir. Her bir sinagogda aşağı yukarı 30-35 kişi olmak üzere toplam 100 kişi Şabat törenine katılır. Her sinagogun hahamı gerekli ritüelleri yerine getirir ve duaları yapar. İşadamları ve gençler işleri ile meşgul oldukları için ibadete pek önem vermezler. İnançları gereği Şabat günü işi bırakmaları lazım ama buna uyan çok azdır. İzmir Yahudi Cemaatini kucaklayan Bar/Bet Mitzva gibi törenlere ilgi büyüktür. Geleneklere tam bir riayet söz konusudur. Bar Mitzva, sevap işlemeye hazır adam anlamına geldiği için bu töreni gerçekleştiren gençler ibadete, duaya, Tanrı için çalışmaya, Tora öğrenmeye ve okumaya, dine hizmet etmeye başlarlar. Büyüklerine saygılı olmak ve muhtaçlara yardım etme gibi nitelikler kazandırılır.

Milli bayramlardan en coşkulu geçeni Purim’dir. Bu bayram sinagogda yapılan dualar ile başlar, aile bireylerinin bir araya gelerek yemek yemeleri, birbirlerine tatlı ikram etmeleri ve çocukları sevindirmeleri ile devam eder. Çocukların oldukça keyif aldığı bir bayramdır, çünkü çocuklar değişik kostümler (doktor, itfaiyeci, polis vs) giyerek kendi aralarında oyunlar oynarlar. Bir diğer milli bayram olan Hanuka da genellikle evde kutlanmaktadır. Geçmiş günleri anımsamak için kandiller yakılır ve bir araya gelinir. İzmir Yahudileri Pesah törenlerinde sinagogda yapılan törenlere tam olarak iştirak etmese bile evlerde hazırlanan ve ortaklaşa yenen seder yemeğine önem verdikleri görülür. Özellikle yemeğin hazırlanışı esnasındaki sembolik unsurlar (matsa/hamursuz, marul, kereviz yaprağı, sirke, haşlanmış yumurta, kemik ve bir tür tatlı) en ince ayrıntısına kadar özenle hazırlanır. Yemek sonrasında şarkılar söylenir, eğlenilir ve herkes mutlu biçimde ayrılır. İzmir Yahudi Cemaati Yom Kipur töreni esnasındaki, uzun dualar yapılırken gençlerin sıkılmadan töreni takip edebilmeleri için İbranice duaların Latin harfleriyle yazılmış ve Türkçeye çevrilmiş olduğu bir dua kitabı hazırlamıştır. Gençleri teşvik edici bu uygulama çok etkili olmuş ve ilgiyi arttırmıştır. Cemaatte İbranice bilenlerin sayısı azalmaktadır. Sukkot kutlamaları için çadırlar sinagogda kurulmaktadır. Günümüzde apartman dairelerinde bunu gerçekleştirmek zor olduğu için uygulayan yoktur.

Cemaat üyeleri koşer kurallarına uygun olarak kesilmiş et ürünlerini tüketiyorlar. Kesilecek hayvanlar ve kesimler bizzat görevli veteriner ve haham tarafından kontrol edildikten sonra Koşer sertifikası veriliyor. Günümüzde Manisa ili Turgutlu ilçesi civarında bir kesimhanede bu kontroller yapılmakta ve uygun koşullarda kesilmiş hayvanlar cemaatin kullanımına sunulmaktadır. Cemaate et ürünü tedarik eden kesimhane, elde ettiği gelir karşılığında (rakipsizlik veya tekelleşmenin sonucu) cemaate bir miktar maddi yardım yapmaktadır.

Darda kalmışlara yardım eden İyi Niyet Kurumu ve Karataş Hastanesi içinde İhtiyarlar Yurdu (huzurevi) bulunmaktadır. Talmud Tora Okulu yaklaşık 30 sene evvel kapanmıştır. İzmir Yahudi Cemaatinin çocuklarının büyük çoğunluğu kolejler ve özel okullar olmak üzere Türk okullarında eğitim görmektedirler. Cemaatin Karataş semtinde bir hastanesi vardır.

Günlük veya haftalık gazete yoktur, İstanbul’da çıkan Şalom gazetesini takip ediyorlar. Cemaatin İstanbul’daki Yahudiler, Batı dünyası ve İsrail ile ilişkileri gayet güzeldir. Cemaat üyelerinin ekonomik durumları iyidir. Sanayi, tekstil, turizm, kuruyemiş ticareti gibi alanlarda öne çıkan Yahudiler vardır. Gençler kendi ilgi alanlarına göre meslek seçiyorlar. Cemaat üyelerinin daha önce kullandıkları Gürçeşme Mezarlığı doluluk nedeniyle kullanıma kapalıdır, orada eski hahamlar yatmaktadır. 1934’ten bu yana Altındağ/Kokluca Musevi mezarlığını kullanmaktadırlar.

Sabetay Sevi’nin İzmir’de ortaya çıkışından cemaat hiç memnun değildir. Bu olay, cemaat içerisinde günümüzde gündemde dahi değildir. Osmanlının kendilerine yönelik uygulamalarına oldukça olumlu bakmaktadırlar. Günümüzde İzmir Yahudi Cemaati üyeleri kendilerini Türk olarak görüyorlar ve mutlu bir yaşam sürdürdüklerini ifade ediyorlar. Vatandaşlık görevlerini yerine getiriyorlar. Can Bonomo isimli Yahudi gencinin 2012 Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye’yi temsil etmesinden ötürü son derece gururlular. TRT’nin tercihini ise, Türkiye’nin olgun, çağdaş, ulusal bir kültüre sahip olduğunu göstermesi biçiminde yorumluyorlar. Bu tercihle büyük bir aşama kaydedildiğini ve alkışlanan bir durum olduğunu da ilave ediyorlar.

Sonuç

İzmir civarında kurulmuş olan antik kentler, tarihi tam olarak bilinemese bile milattan önce değişik zamanlarda ve değişik nedenlerle gelen Yahudilere ev sahipliği yapmıştır. Miladın ilk yıllarında Efes, Sart, Bergama gibi antik kentlerde yaşayan az sayıdaki Yahudi topluluk Hristiyan misyonerliğinin temel hedef kitlesi olmuştur. Yahudilerin yaşadığı bu bölgelerde kiliseler kurulmuştur. Bu açıdan bölgedeki Yahudiler, Hristiyanlığın gelişim seyrinin aydınlatılması ve kutsal metinlerin anlaşılması açısından önem arz etmektedirler.

Yahudiler, Bizans yönetimi altında dini uygulamalar ve gündelik yaşam açısından baskı görürken ve oldukça sıkıntılı günler yaşarken, Türklerin fethettikleri bölgelere göç etmek suretiyle yıllardır özlemini duydukları rahat ve huzurlu ortama kavuşmuşlardır. Selçukluların Yahudilere tanıdığı özgürce yaşama hakkını ve hoşgörülü tutumu Osmanlılar devam ettirmişlerdir. Nitekim Yahudilerin daha önce yaşamakta oldukları ve terk etmek zorunda kaldıkları Bursa, Gelibolu gibi bölgelerin Osmanlılar tarafından fethedilmesiyle eski yerleşimlerine döndükleri görülmüştür. Burada mabetlerini inşa edebilme ve rahatça ibadetlerini icra edebilme hürriyetine sahip olmuşlardır. Fatih Sultan Mehmet zamanında Yahudiler toplumun önemli bir unsuru haline gelmişlerdir. Zira Fatih, ticarete canlılık kazandırmaları ve şehrin güvenliğini arttırmak için onları İstanbul’a yerleştirmiştir. Yine onlara her türlü dini özgürlük tanınmıştır.

Yahudiler tarihin değişik dönemlerinde Osmanlı topraklarına iltica etmişler ve Osmanlı’nın himayesine sığınmışlardır. Ancak, Yahudiler için bunlardan hiç birisi 1492 ve 1497 yılında olduğu kadar makbul olmamıştır. Bu dönemde İber yarımadasında din değiştirme veya sürgün edilme tercihi ile karşı karşıya kaldıklarında muhtemelen Osmanlıların hoşgörülü tutumundan haberdar idiler. Osmanlılar, sıkıntılı günlerde iltica etmek isteyen binlerce Yahudi’nin sırf insan oldukları için topraklarına girmelerine müsaade etmiştir. Osmanlıların hiçbir tereddüt göstermeden aldıkları bu karar günümüz insanlığına namzet bir davranıştır. Üstelik onlara kötü davranan idarecilerin kellesinin alınacağı da bizzat padişah fermanı ile ilan edilmiştir. İzmir, ilk anda bu göç dalgasının hedefi olmasa bile ilerleyen yıllarda önemli bir durak olacaktır. Özellikle 17’nci asırda limanın gelişmesi ile artan ticaret trafiği nedeniyle Tire, Manisa, Selanik ve Ege Adaları gibi bölgelerden Yahudiler İzmir’e geleceklerdir. İşte tam bu dönemde İzmir Yahudileri cemaatleşmeye başlamışlardır. İzmir Yahudi cemaat içerisinde etnik köken farklılığı, dini idare ve gelenekleri uygulama konusunda tartışmalar hiçbir dönemde eksik olmamıştır. Anlaşmazlıklar nedeniyle bazen iki hahamın varlığına rastlanmaktadır. Osmanlı idaresi, Yahudiler arasındaki dini problemleri çözme konusunda kanunlar çıkarmasına rağmen sorunlar 20’nci asrın başlarına kadar devam ede gelmiştir.

Osmanlı idaresinde başlangıçta ekonomik açıdan oldukça rahat günler geçiren İzmir Yahudileri depremler, yangınlar, salgın hastalıklar, İmparatorluğun kötü gidişatı nedeniyle 19’uncu asırda sıkıntılı günler geçirmeye başlarlar. Üstelik Ermeniler ve Rumlar ticari alanda etkinliklerini arttırıyor ve her türlü olumsuz olayı Yahudilere karşı kullanıyorlardı. Sabatay Sevi hareketinin çıkardığı sosyal huzursuzluk kötü gidişatı tetiklemiştir. Yahudiler ticaretteki başarıları nedeniyle İmparatorluğun gerilemeye başlamasından bir süre etkilenmeseler bile daha sonra onlar da ekonomik darboğaza girmişlerdir.

İsrail devletinin kurulması için 20’nci asrın başlarında şiddetlenen Siyonist fikirler neticesinde İzmir Yahudileri 1940’lı yıllarda İzmir’den gizlice ayrılıp Filistin’e gitmeye başlamışlardır. 1948’de İsrail devletinin kurulmasıyla İzmir’deki Yahudi nüfusunda büyük azalmalar olmuştur. Nitekim sayıları günümüzde 1300’e kadar düşmüştür. Yahudi cemaatinin İzmir’de kendilerine ait ibadethaneleri, hastanesi, huzurevi, mezarlığı, yardım kurumu bulunmaktadır. İzmir’deki Yahudiler, günümüzde gayet huzurlu, mutlu ve rahat bir yaşam sürmektedirler.

Yorumlar - Yorum Yaz