İzmir Levantenleri /1

İZMİR LEVANTENLERİ
Ümit Oğuztan

Ümit OĞUZTAN

28 Nisan 2012, Cumartesi

İzmir'i önemli bir Levanten şehri yapan unsurların başında, farklı dil, din ve millete sahip olan Rum, Ermeni, Yahudilerin Osmanlı Devleti'nin engin hoşgörüsü sayesinde kendi kültürlerini ve inançlarını özgürce yaşayabilmeleri vardır. Zaten İzmir'in muhtelif yerlerinde açılmış ve âdeta iç içe geçmiş olan ibadethane, hastane, okul vb. kurumlara baktığımızda bu hoşgörüyü anlamak çok kolaydır.

Kordonboyu'nda Levantenler


Venedikli ve Cenovalı tüccarlar 13'üncü yüzyıldan itibaren İstanbul'un ticaret hayatında önemli bir yere ve imtiyazlara sahip olmuşlardı. Aynı imtiyazları fetihten sonra da kullandılar. Kapitülasyonlar, bu imtiyazlı sınıfa önce Fransız, daha sonra da İngiliz tüccarların katılmasına yol açtı. Özellikle Galata, Haliç gibi ticaret merkezleriyle Boğaziçi'ne ve Adalar'a yerleşen ve çoğunluğu Hıristiyan olan bu tüccarlar, zaman içinde, din ve dillerini korumakla beraber, yerli halkla evlilik yoluyla akrabalık ilişkileri kurup Osmanlı şehir hayatının geleneklerini ve örflerini benimsediler ve bu arada, sahip oldukları imtiyazları çok iyi kullanarak çok büyük bir ekonomik güç haline geldiler. Tâbiiyetleri ve bağlı oldukları kiliseler farklı bile olsa, azınlık psikolojisi ve menfaatleri onları birbirine yaklaştırmış ve ortak bir yaşama düzeni kurmalarını sağlamıştı.

Böylece başta İstanbul olmak üzere, İzmir, İskenderun, İskenderiye gibi önemli liman şehirlerinde, Fransızların "doğulu" mânâsında "levantin" dedikleri, ancak ne tam doğulu, ne tam batılı, kendine has özellikleri olan bir topluluk doğdu ve bu topluluk, ekonominin yanı sıra, 18'inci yüzyıldan itibaren Devlet'i Aliyye'nin Avrupa ülkeleriyle siyasî ve diplomatik münasebetlerinde de tayin edici rol oynamaya başladı. Osmanlı tâbiiyetindeki Rum ve Ermenilerden bazıları da zamanla levantenlerle özdeşleşerek onların sahip oldukları ayrıcalıklarından faydalanmaya başladılar. Ve Müslüman halk, Levantenleşen ve Levantenleşmeye çalışan yerli Rum ve Ermenileri asıl Levantenlerden ayırmak maksadıyla "tatlı su Frengi" diye adlandırdı.

Islahat Fermanı ve Tanzimat'ın yeni imtiyazlar kazandırdığı Levantenler, bu dönemde Avrupa sermayesiyle de ortaklıklar kurarak madencilik sektörünü ele geçirmiş, bir yandan devlet tahvili komisyonculuğu yaparak, diğer yandan borsa oyunlarıyla öncekini kat kat aşan ekonomik bir güç kazanmışlardı. Buna karşılık hiçbir yükümlülükleri yoktu. Yaşadıkları bölgeler, özellikle elçiliklerin de yer aldığı Altıncı Daire, yani Galata ve Beyoğlu civarı, yerli Müslüman halk tarafından her zaman yabancı bir âlem ve bir günah beldesi olarak algılanmıştı. Fakat alafrangalaşan Osmanlılar için bir cazibe merkeziydi. Ancak Levanten yaşama tarzı, giyim kuşamı ve modaları Pierre Loti, Claude Farrare ve Gaston Deschamps gibi batılı yazar ve gazetecilere son derece gülünç geliyordu. (Osmanlılara göre Batılı, Avrupalılara göre Doğulu olarak kabul gördüler.)

Beş asır boyunca Galata ve Beyoğlu'na hep şüphe ve tiksintiyle bakan Müslüman halkın ne kadar haklı olduğu, Mütareke döneminde bütün açıklığıyla ortaya çıkacaktı. Yakup Kadri, Miss Chalfrin'in Albümünden (1942) adlı eserinde, Beyoğlu âlemini ve bu âlemin durgun sular üzerindeki yosun cinsinden köksüz nebâtâta benzeyen sakinlerini, yani Levantenlerini şöyle anlatmaktadır:

"Bütün bu muhtelif ve mütenevvi unsurlar içinde tufeylî bir tarzda yaşar diğer bir unsur daha vardır ki, nereden geldiği, nereden çıktığı, kime ve nereye ait olduğu meçhuldür. Bazen Fransızların, bazen İngilizlerin, ekseriya Almanlarla Macarların sırtında yaşayan bu adamlar mütemadiyen Türkler aleyhinde bulunurlar. Hepsi de Türkler ve Türkiye olmazsa nerede ve nasıl yaşayabileceklerini düşünemeyecek kadar nankör ve kısa görüşlüdürler. Bu insan fasilesini Avrupalılar Levantin tesmiye ediyorlar. Türkler onlara daha muvafık bir isim bulmuşlar: Tatlı su Frengi."

Bu paragrafı, 1940'ların ünlü maarif vekili Hasan Âli Yücel'in Edebiyat Tarihimizden (1957) adlı eserinden aktarıyorum. Yakup Kadri'yle aynı görüşleri taşıyan Yücel, Cumhuriyet'in isabetle tasfiye ettiği bu sınıfın, yani Levantenlerin yabancı dildeki gazeteleriyle ve ecnebi politika çevrelerine bizzat sızarak aleyhimizde bulunduklarını ve borsada oynayarak iktisadî hayatımızı altüst ettiklerini, hasılı milli bünyemizi her cepheden sürekli olarak kemirdiklerini söylemekte ve bu sınıfın yaşadığı Beyoğlu'nu Yakup Kadri'nin çok güzel tasvir ettiğini belirterek şöyle nakletmektedir: "İstanbul'da bu çirkin mahlûkâtın yuvası olan ve Beyoğlu denilen bir yer vardır ki, planını domuz kasapları çizmiş, temelini şarap tacirleri kurmuş sanılır ve İstanbul'un, asıl İstanbul'un sessiz, mütevazı şekli karşısında zevksizliğin ve soysuzluğun sinir hırpalayıcı bir âbidesi gibi durur."

Yakup Kadri bunları muhayyel bir İngiliz kızının, Miss Chalfrin'in ağzından mektup tarzında yazmıştır. Ancak aşağı yukarı aynı şeyleri söyleyen gerçek bir İngiliz de vardır: William M. Pickthall. Bu hakşinas İngiliz, Harpte Türklerle Birlikte adlı eserinde, Birinci Dünya Savaşı sırasında ziyaret ettiği İstanbul'da yaşadıklarını çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Özellikle İstanbul'a geldiği günün akşamı gezdiği Beyoğlu ile ilgili tespitleri çok önemlidir. Cadde-i Kebir yani İstiklal Caddesi'ndeki Yunan ve Avrupa menşeli, melon ve fötr şapkalı kalabalıktan söz ederken, gözüne çarpan her çehrenin hayvanî ve kurnazca bir ifade taşıdığını fark eden Pickthall, Türkler elli kilometre kadar ötede savaşırken ve Çatalca tarafından top sesleri gelirken, Beyoğlu'ndaki Levantenlerin keyiflerini hiç bozmayıp eğlenmeye devam ettiklerini ve bütün istediklerinin Devlet-i Aliyye'nin yıkılması ve Avrupalı bir kralın Türkiye'yi ele geçirmesi olduğunu belirttikten sonra, şöyle devam ediyor:

"Ne yazık ki Türk kanunları onlara bu hürriyeti veriyordu. Mesela Beyoğlu'nda, sırtlarında silahları ikişer ikişer devriye gezen Türk polisleri onların güvenliğini sağlıyordu. Bu Hıristiyanlar eğlencelerinden menedilip azarlanabilirlerdi, tiyatroları savaş bitinceye kadar kapatılabilirdi. Hayatları en ufak bir tehlike içinde bile değildi. Türk taassubu ve Hıristiyanları katletme niyetinde olduklarına dair gazetelerimizi süsleyen söylentiler ise, bu umursamaz ve hür Hıristiyanların iftiralarından başka bir şey değildi. Korktukları zaman yaltaklanan bu iradesi zayıf Hıristiyan tebaa, Avrupalı bir devletin ağır bastığını görünce küstahlaşıyor ve onu destekliyorlardı. Güvenliklerinin Boğaz'daki İngiliz savaş gemileri tarafından garanti edildiğini görünce öylesine küstahlaştılar ki, terbiyesizliklerine Türklerden başka hiç bir millet tahammül edemezdi."

Levantenlerin (ve diğer azınlıkların) Cihan Harbi ve Mütareke yıllarındaki ihanetleri ve taşkınlıkları başka bir ülkede yaşansaydı, savaştan sonra büyük bir intikam hareketine yol açabilirdi. Ama Türkiye'de 1942'de (savaştan yirmi yıl sonra) konulan Varlık Vergisi ve 1955'te yaşanan (provokatif kirli odaklarca yaşattırılan) 6-7 Eylül Olayları sayılmazsa, rahatlarını kaçıracak hiçbir tatsız olay yaşanmadı. Gerçi bir millî devlet kurulmuştu, fakat halk aynı halktı; âlicenap, hoşgörülü, bir arada yaşama görgüsüne sahip bir halk. Ne var ki kapitülasyonların kaldırılması ve Türklerin ticaret hayatında yavaş yavaş kendilerini göstermeye başlamaları, Levantenlerin eski ekonomik güçlerini devam ettirmelerini zorlaştırmıştı. Yavaş yavaş azaldılar, asırlarca nemâlandıkları bu ülkeyi terk ettiler.

Kalanlar mı? Onları da bir Levanten olan Giovanni Scognamillo, Bir Levantenin Beyoğlu Anıları (1990) adlı eserinde şöyle anlatıyor: "Olsa olsa Levantenliğini âdeta ısrarla sürdüren bir eski kuşak kalmıştır. Gitgide azalan, entegre olmayan, olamayan, olmaktan sanki kaçınan, hâlen bir çeşit sömürge, bir nebze özlemli ayrıcalık esprisini kendi kapalı yaşamında sürdüren bir son kuşak!"

İzmirli Levantenler de işgal sırasında İstanbul Levantenlerinden farklı davranmamışlardı. Elbette aralarında çok iyileri de vardı. Zakari ailesi o sırada İzmir'de miydi? İzmir'deyse nasıl davranmıştı? Bilmiyoruz! Asırlar boyunca bu ülkeye yabancı bir doku olarak yaşayan Levantenlerin iç meselelerimizde taraf olmaya hakları yoktu!

SEYDİKÖY'ÜN LEVANTENLERİ

Hochepied, Van Lennep ve diğer aileler Seydiköy Levantenleridir.

Mr. Stephan Schulz adlı gezgin İzmir hatıratının Seydiköy ile ilgili bölümünde şöyle yazar: "1753 yılının 7 Mayıs günü İngiliz papaz Bay Brown ve diğer dostlarla birlikte İngiliz Konsolosluğu'nun bize tahsis ettiği atlara binerek Seydiköy'e gittik. Kalenin çevresinden geçerek Buca'yı sol tarafımızda bıraktık. Seydiköy civarında çok zeytin ağacı olduğundan dolayı burası sanki yağ köyü. Seydiköy çok kötü bir durumda ve burada yaşayan köylüler büyük bir yoksulluk içinde. Ayrıca köydeki zengin evleri servilik ve zeytinlikler içinde. Seydiköy'de sayfiye evi olan İngiliz konsolosu Bay Crowly bizleri Bay Van Lennep'in çok büyük olmayan ama altı odasının yanı sıra büyük bir oval salonu bulunan şirin sayfiye evine götürdü. Daha sonra Bay Death'in evine uğradık. Bay Death'in evi Seydiköy'ün en güzel evi. Ev birkaç kemer üzerine kurulmuş ve yaklaşık 10.000 kuruşa mal olmuş."

İzmirli Levantenlerle ilgili diğer bir kitapta da, "Bir gün Bayan Pauline, Hollanda Konsolosu Lennep'in yeğeni Kont Hochepied'den bir davet almıştır. Kont, Buca'ya 1 saat uzaklıkta Hollandalı zenginlerin yoğun olarak yerleştiği Seydiköy'deki evinde parti verecekti. Pauline ile birçok genç ve güzel kadın ve kız, iyi eğitilmiş eşekler üzerinde yola çıkmışlardı. Mersin, okaliptüs ağaçlarının palamut meşelerinin ve zakkumların arasından tümseklerle çevrili şirin ve verimli topraklardan geçmişlerdi. Manzara gerçekten görülmeye değerdi. Renklerin cümbüşünü yaşayarak Seydiköy'e ulaşırlar ve doya doya eğlenirler. Bu güzel partiden ayrılmak üzereyken eve gelen zaptiyelerden dolayı bir sıkıntı yaşansa da bu parti hoşça geçer."

İlhan Pınar 17.ve 19 yüzyılda Gezginler kitabının 114. sayfasında, "Meles Çayı Buca ve Seydiköy ve şehrin suyunu taşıyan kemerler de ayrı bir güzellikteydi. Yol üzerinde önce gümrük emininin konağının yanından, daha sonra da sahip olduğu birçok sayfiye evinin yanından geçtik. Konak dıştan göründüğü kadarıyla İstanbul'daki yalılarla boy ölçüşecek güzellikteydi. Güneşin batışıyla birlikte Hollanda Konsolosu Baron Hocchepied'in Seydiköy' deki evine girmek üzereydik. Hochepied ailesi ve Van Lennep gibi akrabalarından oluşan birkaç İngiliz ailesi Seydiköy'ün Frenk sakinlerini oluşturuyordu. İzmir çevresindeki yerleşimler içinde kuşku yok ki en güzeli Seydiköy. Fakat o kadar kötü bir suyu vardı ki, birkaç gün içinde herkes hasta oldu. Ev çok büyük bir bahçenin içinde, bahçede yürüyüş yolları, doğuda bilinmeyen bir zevki tattırıyordu. Seydiköy'ün çevresinde de gezilebilecek şirin yerler vardı. Fakat en güzel yer Damlacık Pınarı'ydı. Bir başka akşam Lennep'lerin evinde toplandık ve doyasıya eğlendik. Baron Hochepied in evinin avlusunda, çok eski bir kabartma görmüştüm. Burada yer alan eski silah kabartmaları çok ilgimi çekmişti. Seydiköy' e giderken de yolun iki tarafında bulunan iki lahit dikkatimi çekmişti. Bay Roubau bana antik ve nümizmatikle ilgilenen Mikuli Logiotato adlı Kandiyalı birisinin adresini vermişti. Ben de bugünkü yerleşim yerlerinden bazılarının antik dönem adlarını öğrenmek ve oralardaki kalıntılar hakkında bilgi almak amacıyla onu ziyarete gittim. Fakat pek fazla bilgisi yoktu, sadece coğrafik bilgiler verdi. 15 Temmuz sabahı da misafirperver ev sahibimizden ve iki şirin ve güzel kızından ayrılarak şehre döndük." diye yazar.

Nikoy Kapapa da kitabında, yazımızın başında da bahsettiğimiz gibi bu eserlere değinmiştir.

İlhan Pınar aynı kitapta Angelicus Maria Myller'in 1726 yılında İzmir'de tuttuğu notlarında, yine Madam Hochepied'den şöyle söz ediyor:

"İzmir'de bulunduğum sırada Hollandalıların konsolosu önceki konsolosun oğluydu. Ölen konsolosun dul eşi İzmirliler arasında Madam Hollanda olarak anılan yaşlı bir kadındı. Çok akıllı ve Amazonvari bir kahraman olan bu kadın, iyi yaşamı ilginç ve erdemlilik anlayışı ile on dil bilmesiyle Türkler arasında da ünlenmişti. Herkese akıl ve öğüt veren birisiydi. Bu insanlardan sadece İzmir'de değil, İstanbul da bile bahsediliyordu."

Yine aynı eserde, "Richard Robert Madden, 1825 yılı anılarında, Kont Louis Auguste Forbin 1817 yılı Hollanda Konsolosluğu yapan aynı zamanda İzmir'in en zengin bankerlerinden Kont Hochepied'in Seydiköy'deki bahçesi Avrupa'daki emsalleriyle yarışan güzellikte bir eve sahipti. Kontun çok ilginç bir de ailesi vardı." yazılıdır. Bir başka gezgin de bu olayı daha değişik bir şekilde şöyle anlatmaktadır:

"Kont Hochepied bizi kapıda tek başına karşıladı. Sahibi olduğu sanat eserlerini göstermek ve bunlar üzerindeki bilgisini anlatmaktan büyük zevk alıyordu. Nefis pasta ve şerbetlerin bulunduğu masaya geçmiştik. Aynı anda dışarıdan silah sesleri kulağımıza geldi. İçeriye Türk zaptiyeler girdi. Evin görkeminden dolayı yüzlerinden saklayamadıkları utangaçlıkla evi ve bahçeyi aramak için izin istiyorlardı. Bir süredir güvenlik sorunu olan çevrede biraz önceki soygun sırasında bir Yahudi'nin öldürüldüğünü ve katillerin kaçtıklarını, bu yüzden evi arayacaklarını söylediler. Müslümanlar kendilerine sunulan şerbeti içtikten sonra evi aramaya başladılar. Yüzlerinde korku ifadesi vardı. Kendilerini tehlikeye atmaktan çekindikleri için gürültü yapıyorlardı. Tabii zaptiyeler kimseyi bulamadılar."

Bu hatıralarını okuduğumuz Madam Hochepied ile ilgili bilgiler aktarmak istiyorum. Hochepied ailesi 17'nci yüzyıldan beri İzmir yakınındaki Seydiköy'de yaşıyordu. Aile tarafından yazılan bir kitapta belirtildiğine göre Daniel de Hochepied karısıyla Seydiköy'de tam bir hanedan hayatı yaşamıştı. Madama Han lakabıyla anılan Hochepied bu bölgenin kudretli bir kıraliçesiydi. Bir keresinde bir köylü madama gösterilmesi beklenen hürmeti göstermemişti. Buna çok kızan Madam derhal İzmir'e gelerek zamanın valisine şikâyette bulunmuştu. Seydiköy'e döndüğünde suçluyu öldürülmüş ve kapısında asılı olarak bulmuştu.

Hochepied ailesinden Barones Clara Hochepied'e de Madama Han lakabı takılmıştı. Bu bayan o kadar aydın ve çalışkandı ki, Frenk Mahallesi'nde 300 kişilik bir tiyatro binası inşa ettirip. burada sanat gösterileri yaptırmıştır. 1824 yılında yeniden faaliyete geçen Amatör Oyuncular Tiyatrosu'nu himayesine almıştır. İzmir, Buca ve Seydiköy'de tiyatrolar oynanmasını sağlamıştır. Daniel de Hochepied 1720-1790 yılları arasında yaşamıştı. Konsolos de Hochepied'in oğlu idi. Jacques de Hochepied adında bir oğlu, Anette diye bir kızı vardı. Jacques de Hochepied de İzmir'de Hollanda konsolosluğu yapmıştı.

Böylece, Hochepied ailesinin İzmir'deki yaşamlarında 1920 yıllarına kadar gelmiş oluyoruz. Anılarını okuduğumuz Madam Hochepied ailesi o dönemlerde Seydiköy'ün sembol ismiydi. Günümüzde İzmir'de yaşayan Bornova'daki Giraud ailesi ve Cumaovası'nda çiftlikleri olan Von Heemstra ailesi 1920 yıllarına kadar bu bölgede yaşamış sembol isimlerdendir. Von Heemstra hepimizin tanıdığı sinema oyuncusu Audrey Hepburn'ün dedesidir.

Yine Hollanda konsolosu Van Lennep'in Seydiköy'deki evine19'uncu yüzyılın ilk yarısında ünlü misafirler konuk olurlardı.

LAMARTINE SEYDİKÖY'DE

İzmir'i ziyaret eden bir başka ünlü Fransız şair ve yazar Lamartine'dir. Lamartine'in bu ziyareti bir dergide şu şekilde anlatılmaktadır:

"İstanbul'dan Oriente gemisiyle hareket eden Lamartine, 7 Temmuz 1850 günü İzmir'e geldi. Kentimizin büyük tüccarlarından Courturier, yanında Ledoux, Guillois, Guys ve Salzani olduğu halde, kendisine Fransız kolonisi adına hoş geldin demek üzere gemiye çıktılar. Lamartine İzmir'de uzun süre kalma niyetinde olmadığından, kendisine mümkün olan en kısa zamanda gerekli develeri hazırlamalarını bu beylerden rica etti."

M. A. Pagy'nin anlatımına göre Lamartine o akşam yemeği, Couturier'nin Kuyumcuoğlu (eski Hochepied) pasajındaki evinde yiyecekti. Lamartine'in çevre gezisi yaklaşık bir hafta sürmüş; Tire, Bayındır, Efes gibi köy ve kentlerle, şairin Hollanda konsolosu van Lennep'in evinde misafir edildiği İzmir yakınındaki Seydiköy'ü de kapsamıştı.

Lamartine Seydiköy'le ilgili olarak, "Etrafı meyve bahçeleriyle çevrili, gürül gürül sularla sulanan çok sayıdaki kır evleri yaz boyunca İngiliz, Fransız, Hollandalı, Rum, Ermeni kökenli olan İzmirli ailelere bir sığınak oluyor, huzur ve canlılık veriyor." demiştir. Van Lennep ailesinin notlarına göre, şair oraya vardığı akşam bahçedeki kuyuya yaslanmış, testilerini doldurmaya gelen genç kızları hayranlıkla uzun uzun seyretmiş.

LEVANTEN HAZİNELERİ

İzmirliler, Yahudi ve Levanten arkadaşlarla yetişmenin ve onların kültürünü paylaşmanın avantajlarını ticaret hayatında ve özel yaşantılarında her zaman hissetmişlerdir. İtalya, Fransa, Belçika, Avusturya ve Hollanda'dan gelen Levantenler, İzmir'de denizciliğin, bankacılığın, ticaretin gelişmesine, İzmir Ticaret Borsası ve İzmir Ticaret Odası'nın kuruluşuna öncülük etmişlerdir.

Levantenler genelde Bornova, Buca, Karşıyaka ve Alsancak'a yerleşmişler. Son yıllarda sayıları bir hayli azalan Levanten ailelerden ilk akla gelenler; Arkas, Aliotti, Giraud, Dologh, Bragiotti, Ragusin, Galya, Giz, Aliberti, Whittal, Baltazzi, Dutilh, Mainetti, Corsini, Şloser, Micallef, Pennetti, De Andrea, Blanche, Sponza, Clarke, La Fontain ve Solari gibi aileler halen yaşamlarını İzmir'de sürdürüyor ve İzmir'in ticaret hayatında önemli rol alıyorlar.

Aşağıdaki tarihi binalar İzmir'in sahip olduğu en önemli hazineler arasında yer almaktadır. (Listede "ev" olarak ismi geçen binaların büyük bir kısmı aslında muazzam köşklerdir.)

Buca Bölgesi

Kız Kulesi
De Jongh Evi
Gabriel Russo Evi
Forbes Evi
Rees Evi
Baltazzi Evi
Stephanie Farkoh Evi
Russo Evi
Capuchin Manastırı
Davut Farkoh Evi
Gavrili/Pengelley Evi
Blackler Evi
Barff Evi
All Saints Anglikan Kilisesi
Nicola Aliotti Evi
Marcel Balladur Evi
Guest Evi
Manoli Otel
Buca Katolik Kilisesi (St John the Baptist)
Caporal Evi
Apack Evi
Clician Evi
Ernest Balladur Evi
Aliberti Evi (yıkılmış)
Hanson Evi

Bornova Bölgesi

Paterson Evi
Edwards Evi
Bornova Anglikan Mezarlığı
Charlton Whittall Evi
Aziz Meryem Ana Anglikan Kilisesi
Belhomme Evi
Bardisbanian Evi
Davy Evi
Pierre Pagy Evi
Steinbüchel Evi
Tristram Evi
Aliberti Evi
English Club
Bornova Katolik Kilisesi
Balliani Evi
Barry Evi
La Fontaine Evi
Richard Whittall Evi
Wilkinson Evi
Edmund Giraud Evi

Bayraklı Bölgesi

Aziz Anthony Kilisesi
Stella Evi
Yahya Hayati Paşa Evi

Alsancak Bölgesi

Fransız Evi
Aziz John Evangelist Anglikan Kilisesi
Aziz Polycarp Katolik Kilisesi
İngiliz Denizci Hastanesi
Rum Hastanesi
Aziz John Katolik Katedrali
Aziz Maria Katolik Kilisesi
S. S. Rosario Katolik Kilisesi
Lazarists Okulu
Aziz Maria Katolik Kilisesi
Bon Evi
Dermond Evi
Exarque Evi
Papi Evi
Aziz Antonio İtalyan Hastanesi
Fransız Hastanesi Şapeli (Alsancak Devlet Hastanesi)

Karşıyaka Bölgesi

Aziz Helen Katolik Kilisesi
Löhner Evi
Van der Zee Evi
Panetti Evi
Aliotti Evi

Konak-Karataş-Göztepe-Basmane Bölgeleri

Tram Depot
Notre Dame de Lourdes Katolik Kilisesi
Fransız Plague Hastanesi
Aya Vukla Ortodoks Kilisesi
Aya Fotini Ortodoks Kilisesi
Aziz John Ortodoks Kilisesi
Ermeni Okulu

Tavsiye Linkler

Levantine Heritage

İzmir'deki Levanten Malikaneleri

İzmir Levantenleri 2

İzmir Levantenleri 3


Yorumlar - Yorum Yaz