Anzaklı Ömer

ANZAKLI ÖMER
 Çanakkale Zaferi

3 Aralık 2010, Cuma

İstanbul Çapa Tıp Fakültesi'nden 1957 yılında mezun olup ihtisas yapmak üzere ABD'ye giden Ömer Musluoğlu, görev yaptığı hastanede başından geçen çok enteresan bir hadiseyi anlatıyor.

Amerika'ya gittiğim ilk yıllardı. New York'ta, Medical Center Hospital adlı bir hastanede ihtisas yapıyordum. Vazifem kan almak, kan vermek, serum takmak, EKG çekmek gibi işlerdi. Hastaya o kadar çok önem veriyorlardı ki, yeni doktorlar hemen hasta muayenesine, tedavisine verilmiyordu. Diğer zamanlarda da laboratuarda çalıştırılıyordum.

Elimde kan torbasıyla bir hastaya gittim. Yaşlı bir adamdı. Tahminen seksen yaşına yakın bir kanser hastasıydı.

- Kan vereceğim. Kolunuzu açar mısınız?
Kolunu sıyırdım. Baktım, pazısında dövme şeklinde bir Türk bayrağı var. Çok ilgimi çekti. Kendisine sormadan edemedim.

- Türk müsünüz?

Kaşlarını kaldırarak "hayır "mânâsında bir işaret yaptı. Ama ben hâlâ merak ediyordum.

- Peki bu kolunuzdaki Türk bayrağı nedir?

Aldırma, işte öylesine bir şey dercesine bir el hareketi yaptı. Ben yine ısrarla dedim ki,

- Fakat benim için bu bayrak çok önemli. Çünkü bu benim milletimin bayrağı, benim bayrağım.

Bu söz üzerine gözlerini açtı. Derin derin yüzüme baktı ve mırıldanır gibi sordu,

- Türk müsünüz?

- Evet, Türküm.

İhtiyar gözlerime bakarak, tanıdık bir göz arıyor gibiydi. Anlatmaya başladı.

- Yıl 1915. Sen hatırlamazsın o yılları. Çanakkale diye bir yer var Türkiye'de. Orada savaşmak üzere bütün Hıristiyan devletlerden asker topluyorlardı. Ben Anzaktım, Avustralya Anzaklarından. İngilizler bizi toplayıp dediler ki "Barbar Türkler Hıristiyan dünyasını yakıp yıkacaklar. Bütün dünya bu barbarlara karşı cephe açmış durumda. Birlik olup üzerlerine gideceğiz. Bu savaş çok önemli." Biz de inandık bu sözlere ve vaatlere. Savaşmak isteyenler arasına katıldık.

Avustralyalı Anzak ihtiyar anlatmaya devam ediyordu.

- Beyinlerimizi yıkayan İngilizler, Türklere karşı topladıkları askerlerin tamamını Çanakkale'ye sevk ediyorlarmış. Bizi gemilere doldurup Mısır'a getirdiler önce. Orada şöyle böyle birkaç ay talim gördük. Atış talimi vs. Ondan sonra da bizi alıp Çanakkale'ye getirdiler. Savaşın şiddetini ilk defa orada gördüm. Öyle ki denize düşen gülleler suları metrelerce yukarı fışkırtıyor, gökyüzünde havai fişekler, geceyi gündüze çeviriyordu zaman zaman.

- Her taarruzda bizden de, Türklerden de yüzlerce insan hayatının baharında can veriyordu. Fakat biz Türklerdeki gayret ve cesareti uzaktan gördükçe şaşırıyorduk. Teknolojik yönden çok üstün olduğumuz gibi, sayı bakımından da fazlaydık. Peki onlara bu cesaret ve kuvveti veren şey neydi? İlk başlarda zannediyordum ki İngilizlerin bize anlattığı gibi Türkler barbarlıktan böyle saldırıyorlar. Meğer barbarlıktan değil, kalplerindeki vatan sevgisinden kaynaklanıyormuş. Bunu nereden anladığımı söyleyeyim. Biz karaya çıktık. Taarruz edemiyoruz. Bizi püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Bizi tekrar püskürtüyorlar. Tekrar taarruz ediyoruz. Derken böyle bir taarruzda başımdan yediğim bir dipçik darbesiyle kendimden geçmişim.

Meraktan ağzım açık yaşlı Avustralyalıyı dinliyorum. Savaşın dehşetli anlarını anlatırken hastalığına rağmen tir tir titremeye başlamıştı. Devam etti.

- Gözlerimi açtığımda kendimi yabancı insanların arasında gördüm. Nasıl korktuğumu anlatamam. Çünkü İngilizler bize Türkleri barbar, vahşî insanlar olarak tanıttı ya! Ama dikkat ettim, yaralarımı sarmışlar, bana hiç de öfkeli bakmıyorlar. Kendime geldim iyice. Bu defa çantalarında bulunan yiyeceklerden ikram ettiler bana. İyi biliyordum ki onların yiyecekleri çok çok azdı. Bu haldeyken bile kendileri yemeyip bana ikram ediyorlardı. Rüyada gibiydim doğrusu. Dedim ki kendi kendime,

- Bu adamlar isteseler şu anda beni öldürürler. Ama öldürmüyorlar. Veyahut isteseler önceden öldürebilirlerdi. Halbuki beni cephenin gerisine götürdüler. Biz esirlere misafir gibi davranıyorlardı. Bu duygularla "Yazıklar olsun bana." dedim, "Böyle asil insanlarla niye savaşıyorum ben? Niye savaşmaya geldim. Bu İngiliz milleti ne yalancıymış, ne kadar Türk düşmanıymış." diyerek pişman oldum. Ama bu pişmanlığım fayda etmiyordu ki. Bu iyiliğe karşı ne yapsam diye düşündüm, durdum günlerce. Nihayet bizi serbest bıraktılar. Memleketime döndüm. İşte memlekette Türk milletini ömür boyu unutmamak için koluma bu Türk bayrağı dövmesini yaptırdım. Bayrağın sırrı bu işte.

Gözlerim dolu dolu ihtiyara bakarken, o devam etti.

- Talihin cilvesine bakın ki, o zaman ölmek üzere iken yaralarıma iyileştirerek, sıhhate kavuşmama çaba sarf eden Türkler idi. Şimdi de Amerika gibi bir yerde, yıllar sonra yine iyileştirmeye çaba sarf eden bir Türk! Ne garip, değil mi? Avustralya'dan Amerika'ya gelirken bir Türk'le karşılaşacağımı hiç tahmin etmezdim. Size minnettarım. Siz Türkler gerçekten çok merhametli insanlarsınız. Bizi hep kandırmışlar. Buna bütün kalbimle inanıyorum.

Peşinden nemli gözlerle "Bana adınızı söyler misiniz?" dedi. "Ömer" cevabını verdim. Merakla sordu.

- Peki niçin Ömer ismini vermişler sana?

- Babam Müslümanların ikinci halifesinin isminden ilham alarak bana bu ismi vermiş.

- Yani senin adın Müslüman adı mı?

Ben "Evet, Müslüman adı" deyince yüzüme baktı baktı, birden doğrulmak istedi. Ben mani olmak istedim ama ısrar etti. Niye ısrar ediyordu? İhtiyarın ısrarına dayanamayıp yatakta oturmasına yardım ettim. Gözleri dolu doluydu. Yüzüme bakarak dedi ki,

- Senin adın güzelmiş. Benim adım şimdiye kadar Joseph Miller idi. Bundan sonra Anzaklı Ömer olsun.

- Tamam, olsun.

- Peki doktor. Beni Müslüman eder misin? Müslüman olmak zor mu?

Şaşırdım. Nasıl da birdenbire Müslüman olmaya karar vermişti? Meğer o yaşa gelinceye kadar içten içe hep düşünüyormuş da, kimseyle konuşamıyormuş. Daha doğrusu konuşacak uygun kişiyi bulamıyormuş.

- Tabii, Müslüman olmak çok kolay, dedim.

Sonra kendisine imanın ve İslâm'ın şartlarını anlattım. Kabul etti. Hem kelime-i şahadet getiriyor, hem de çocuklar gibi ağlıyordu.

Yaşlılık bir yandan, hastalık bir yandan, bir de yıllardan beri içinde kavuşmak isteyip de bilemediği için kavuşamadığı İslâmiyet'e olan hasretinin sona ermesi bir yandan, yaşlı gönlü duygulanmıştı. Mırıldandı,

- Siz Müslümanlar tespih çekersiniz. Bana da bir tespih bulsan da, ben de yattığım yerden tespih çekerek Allah'ımı ansam olur mu?

Onun bu sözden anladım ki, dedelerimiz savaş esnasında Allah'ı zikretmeyi ihmal etmiyormuş. Neyse, uzatmayayım. Hemen bir tespih bulup kendisine getirdim. O hasta yatağında tespih çekiyor, biz de tedavisiyle ilgileniyorduk. Fakat benim için o daha bir başkaydı artık. Müslüman olmuştu. Bir gün yanına gittiğimde samimi bir şekilde rica etti.

- Beni yalnız bırakma, olur mu?

- Ne gibi Ömer Bey?

- Ara sıra gel de bana İslamiyet'i anlat. Sen çok güzel şeylerden bahsediyorsun. O sözleri duydukça kalbim ferahlıyor.

O günden sonra her gün yanına gittim. Bildiğim kadarıyla dinimizi anlattım. Fakat günden güne eriyip tükeniyordu. Kaç gün geçti tam hatırlamıyorum, hastanenin genel hoparlöründen "Doktor Musluoğlu. Lütfen 217 numaralı odaya gelin." anonsunu duydum. İçimden, "Bizim Ömer Amca galiba yolcu." dedim. Hemen yukarı çıktım. Odasına vardığımda gördüğüm manzara aynen şöyleydi. Sağ elinde tespih, açık duran sol kolunda Türk bayrağı, göğsünde taze imanı ile koskoca Anzaklı Ömer son anlarını yaşıyordu. Hemen başucuna oturdum. Kendisine kelime-i şahadet getirttim. O şekilde kucağımda ruhunu teslim etti.

Bir Çanakkale gazisi görmüştüm. Yıllar sonra da olsa Müslüman-Türk milletine olan hayranlığı ve sevgisi sayesinde kendisine iman nasip olmuştu. Cesedinin yanı başında hıçkırarak ağladım.


Yorumlar - Yorum Yaz