İçimdeki Kız Çocuğu

İÇİMDEKİ KIZ ÇOCUĞU

 içimdeki kız çocuğu

2 Mayıs 2011, Pazartesi

Karısının geçimsiz olduğunu düşünenlere, evli hatta bekâr erkeklere!

Mustafa Bey kendisine avuç açan adama ters ters baktı. Elli yaşlarında gösteren adam, görmeye alıştığı hırpani kıyafetli dilencilere benzemiyordu. Üzerindeki kıyafet eskiydi fakat pis değildi. Eli yüzü temizdi. Sağlıklı görünüyordu. "Sapasağlam adam çalışacağına dileniyor. Belki benden bile zengindir." diye düşündü. Zaten canı çok sıkkındı, bir de adama sinirlenmişti şimdi. Alaycı bir tonla seslendi.

- Ekmek parası mı istiyorsun?

- Hayır çikolata parası lazım.

Mustafa Bey'in kızgınlığı şaşkınlığa dönüştü. "Espri yeteneği olan dilencinin hali de başka oluyor." diye düşündü.

- Neden? Sen ekmek bulamayınca çikolata mı yiyorsun?

- Hayır. Ekmek bulamadığımız günlerde makarna haşlayıp yeriz. Bulamazsak aç yatarız.

Mustafa Bey adamın ciddi mi konuştuğunu yoksa dalga mı geçtiğini anlayamamıştı.

- Bugün karnınız doydu da üstüne tatlı mı istedi canınız?

- Fakirin canı mı olur ki tatlı istesin beyim?

- Bu bir kamera şakası mı yoksa sen işsiz kalmış bir komedyen misin?

- Hiçbiri değil. Sadece fakirim. Bugün karımın doğum günü. Ona çikolata götürmek istiyorum.

- Doğum gününde pasta alınır bildiğim kadarıyla.

- O bizim için değil, zenginler için. Otuz yıllık evliliğimiz boyunca ona bir kere bile pasta alamadım. Ama her doğum gününde mutlaka çikolata götürdüm. Karım çikolatayı çok sever.

Adamın söyledikleri Mustafa Bey'in dikkatini çekmişti. O akşam karısıyla kavga etmiş, kapıyı çarpıp kendisini sokağa atmıştı. Arabasına da binmemiş, sahile kadar yürümüştü. Denizi seyretmek de onu rahatlatmamıştı. Oysa eskiden denizi seyrederken çok rahatlar, dalgalar sıkıntısını alıp götürürdü. Fakat karısının evde ağlıyor olduğunu bildiği için olsa gerek, hiçbir şey onu rahatlatmıyordu. Dilenciyle konuşurken sıkıntısı biraz dağılmıştı. "Acaba söyledikleri gerçek mi yoksa uyduruyor mu?" diye düşündü.

- Cebinde bir çikolata alacak para yok mu şimdi?

Mustafa Bey'in sorusu üzerine adam ceplerini boşalttı. Nüfus cüzdanından başka bir şey çıkmadı.

- Ben dilenci değilim. İşim yok. Günlük çalışırım. Ne iş bulursam yaparım. Fakat bugün bütün gün iş aradım ama aksilik bu ya, hiçbir iş bulamadım.

Mustafa Bey oturduğu bankı işaret ederek yer gösterdi.

- Otur da biraz dertleşelim bari, dedi. Adam çekinerek oturdu yanına.

- Yok mu ahbabın, dostun, borç alacak akraban?

- Fakirin akrabaları da fakir olur beyim. Bulurlarsa kendi karınlarını doyururlar.

- Dilenecek kadar çok mu seviyorsun karını?

- Hem de çok seviyorum. Otuz yılımı aydınlattı o benim.

- Aşk, hem de otuz yıl süren aşk. Hayret doğrusu! "Aşkın ömrü en fazla üç yıldır" diyorlar oysa. Sense otuz yıldan bahsediyorsun!

- Evet. Geçen yıllar sevgimi azaltmadığı gibi artırdı.

- Söyle o zaman! Nedir evlilikte mutluluğun sırrı? Söylediklerine bakılırsa sen mutluluğun formülünü bulmuş gibisin.

- Ben ilkokulu bile bitirmedim beyim. Öyle formül falan bilmem ki!

- Formül dediysem kimya formülü sormuyorum yahu! Bende altı yıllık evliyim. Sevdiğim kadınla evlendim lâkin mutlu değilim. Sürekli kavga ediyoruz. Daha iki saat önce kapıyı çarpıp çıktım. Evimiz, arabamız, işimiz, gücümüz, her şeyimiz var ama mesut değiliz. Halbuki senin hiçbir şeyin yok ama mutlusun. Varlık mı acaba bizi mutsuz eden?

- Hiçbir şeyim yok mu? Hayır! Benim her şeyim var çünkü benim karım her şeyim! Sevgilim, eşim, arkadaşım, hayat yoldaşım. Hayatımı paylaştığım insandan daha değerli ve daha önemli ne olabilir ki bu dünyada? Sizin ev, araba, iş diye "her şey" dediğiniz şeylerdir aslında hiçbir şey olan.

- Öyle deme! Şu kadar varlığın içinde bile karım her şeyden şikâyet ediyor. Bir de fakir olsam kim bilir ne olur?

- Altın tasın kan kusana faydası yoktur beyim. Siz kadın ruhunu anlamamışsınız. Hiçbir kadın iyi bir evde oturduğu, her gün çeşit çeşit yemekler yediği için mutlu olmaz. Bir kadın, kendisinin kocasının her şeyi olduğunu bildiğinde ancak mutlu olur.

- Sizin mutluluğunuzun sırrı bu mu?

- Belki! Ben karıma kıymetli şeyler alamıyorum ama kendisinin benim için ne kadar değerli olduğunu ona hissettiriyorum. O da çok mutlu oluyor.

- Bir kadına kendisinin değerli olduğu nasıl hissettirilir?

- Kız çocuğunu severek!

- Kız çocuğu mu? Hangi kız? Hangi çocuk?

- Beyim! Yaşı kaç olursa olsun her kadının içinde hiç büyümeyen küçük bir kız vardır. O kızı ne kadar çok sever, ne kadar çok mutlu ederseniz, o kadını da o kadar mutlu edersiniz.

- Nasıl yani?

- Bir kız çocuğu neleri sever, nelerden hoşlanır? Bir düşünün! Küçük kızlar hep beğenilmek, ilgi görmek isterler; güzel olduklarını duymaya bayılırlar; kendilerine prensesmiş gibi davranılmasını beklerler. Küçük kızlar hep prenses olmayı hayal ederler, sürprizlerden hoşlanırlar, biraz şımartılmak isterler, sevilmek ve sevildiklerini hep duymak isterler. İltifata doymaz küçük kızlar. Öyle değil mi?

- Haklısın. Benim dört yaşında bir kızım var. Her akşam boynuma sarılarak "Babacığım beni ne kadar seviyorsun?" diye sorar. Giysisini değiştirdiği zaman gelip "Baba güzel olmuş muyum?" diye danışır. "Güzelsin" demem de yetmez ona; "harikasın, prenses gibi olmuşsun", "dünyanın en güzel kızısın" demeliyim.

- İşte beyim! Kadınlar bir ömür boyu bunu duymak isterler. Ben elli yaşındayım ve karıma hâlâ böyle davranıyorum. Ömrümüz olur da seksen, doksan yaşına kadar yaşarsak ona böyle davranmaya yine devam edeceğim. Ona "bebeğim" diye hitap ediyorum, çok hoşuna gidiyor. "Bebeğim bana bir su getirir misin?" dediğimde su getirmek için nasıl koşturduğunu görmelisiniz!

- Hiç kavga etmez misiniz?

- Kavga evliliğin tadı tuzu! Arada biz de tartışırız. Küsüp barışmanın tadı ayrı oluyor beyim! Benim karım keçi gibi inatçıdır. Onunla barışmak için uğraşmak ayrı bir keyif verir bana.

- Benim eşim çok ciddi bir kadındır. Hiç küçük kız havası yok ki onda!

- Küçük kızlar büyüdükleri zaman artık sevgi, ilgi istemeye utanırlar. En ciddi ya da en yaşlı kadının bile içinde o "kız çocuğu" mutlaka vardır. Yeter ki sen o tatlı kızı önce keşfet; sonra da hayat boyu sevindirmeyi, mesut etmeyi bil. Ve o küçük kızı asla aldatma! Yoksa bir daha sana hayatı boyunca güvenmez ve ne yaparsan yap, hep şüphe içinde olur. Küçük kızlar çabuk mutlu olurlar ama çabuk da kırılırlar. Çok naziktir onlar. Hoyrat elleri sevmezler, narin dokunuşlardan hoşlanırlar.

- Bu tavsiyeni deneyeceğim ama her zaman yapabilir miyim, bilmiyorum. Bazen işlerim fazla oluyor, o zaman da eve çok yorgun gidiyorum.

- Bu sadece bir bahane beyim! O kız çocuğunu mutlu etmek aslında dünyanın en kolay işi. Çoğu zaman birkaç tatlı söz yeterli olur. Siz o küçük kızı mutlu ettiğinizde karşılığını fazlasıyla alırsınız. Artık o sizi rahat ettirmek için elinden gelen gayreti gösterir. Karısı mutlu olmayan erkek mutlu olamaz ki hiçbir zaman! Mutlu olmak isteyen erkek önce hayat arkadaşını mutlu etmelidir. Düşünsenize, somurtkan, mutsuz, sürekli söylenen biriyle yolculuğa çıksanız ne kadar mutlu olabilirsiniz?

- Haklısın da! Ben de bütün gün ailem için çalışıp yoruluyorum ama!

- Yine para, yine konu dışı sebepler! Evet, para önemli ve gerekli ama kadınlar erkekleri para için sevmezler. Para geçici mutluluklar verir. Kadınlar hediye almayı severler. Paranız varsa hediye alın tabii ama hediyeyle mutlu olmasını beklemeyin eşinizin. Hediyenin yanına sevginizi katmazsanız hediyenin bir mânâsı kalmaz. Benim hiçbir zaman çok param olmadı. Günlük kazandım, günlük harcadım. Bazen aç kaldığımız günler oldu. Hiçbir zaman karımın kulaklarına altın küpe takamadım ama her zaman sevgi sözleri fısıldadım. Hiçbir zaman bileklerine altın bilezik alamadım ama hep sevgiyle sımsıkı tuttum ellerini.

Fakir adam ayağa kalktı.

- Bana müsaade edin beyim. Artık gitmeliyim. Karım merak eder.

Mustafa Bey de ayağa kalktı, kuvvetlice elini sıktı adamın.

- Seni tanıdığıma çok memnun oldum.

Elini bırakıp koluna girdi ve yolun karşısındaki pastaneyi gösterdi.

- Haydi gel de eşin için şuradan çikolatalı pasta alalım.

Pastayı aldılar. Adam hayatında ilk defa karısına pasta götürmenin mutluluğuyla, bin bir teşekkür ederek evinin yolunu tuttu. Mustafa Bey de pastanenin yanındaki manavdan karısının en sevdiği meyvelerden satın aldı.

Eve geldiğinde karısı şişmiş gözlerle mutfak masasında oturmuş, su içiyordu. Mustafa Bey hiç konuşmadan poşettekileri meyve tabağına döküp yıkadı ve sonra eşinin önüne koydu.

- Bunlar dünyanın en şanslı meyveleri, dedi ama eşi hiç konuşmadı.

- Sorsana "niye" diye!

Kadın kızgın kızgın,

- Niye? diye sordu.

- Çünkü dünyanın en güzel ve en tatlı kadınının midesine gidecek, dedi gayet ciddi bir ses tonuyla.

Karısı şaşırmıştı. Bir anda yüzünün ifadesi gevşeyiverdi.

- Bunlar senin sevdiğin meyveler, senin için aldım, dedi Mustafa Bey.

- Hayret! Her zaman kendi sevdiğin meyveleri alırdın. Benim hangi meyveleri sevdiğim umurunda bile olmazdı. Ama iyi hatırlamışsın. Aslında beklediğim, istediğim bir şeydi "bak senin sevdiğin meyveleri getirdim" demen. Ama şimdi kıymeti yok! Çünkü sana çok kırgınım, meyvelerle gönlümü alamazsın.

- Özür dilerim seni kırdığım için, dedi adam. Sonra yere diz çöktü.

- Cezam neyse razıyım. Ama bir tek şey istiyorum senden. Seni delice seven bu adamı senden mahrum etme.

Mustafa Bey yere çömelmiş, boynu bükük bir vaziyette çok komik görünüyordu. Kadın kıkır kıkır gülmeye başladı.

- Affetmek o kadar kolay değil. Bakalım hangi cezalara katlanabileceksin, dedi.

Mustafa Bey işte o zaman ona muzip muzip bakan eşinin içinde sakladığı küçük kızı görerek, "Bundan sonra her şey çok farklı olacak." diye düşündü...


Yorumlar - Yorum Yaz