Üç Kıssa

ÜÇ KISSA

 Osmanlı dönemi Piyer Loti

13 Ocak 2011, Perşembe

 

Çorbayı İçebilmek

"Sevginin sadece sözünü edenlerle, onu yaşayanlar arasında ne fark vardır?" diye erenlerden birine sorarlar. "Bekleyin, göstereyim." der eren.

Önce sevgiyi dilden gönle indirememiş olanları çağırarak onlara bir sofra hazırlar. Gelenler, ortasında büyük bir çorba tası bulunan yer sofrasına oturur. Arkasından da bir metre boyunda kaşıklar gelir sofraya. "Bu kaşıkların ucundan tutup öyle yiyeceksiniz yemeğinizi." diye bir şart koşar eren. "Baş üstüne." derler ve çorbayı içmeye teşebbüs ederler. Fakat ne mümkün? Kaşıkların sapı uzun olduğundan, bir türlü döküp saçmadan götüremezler çorbayı ağızlarına. En sonunda bakarlar ki olmayacak, öylece aç kalkarlar sofradan.

Bunun üzerine "Şimdi." der eren, "Sevgiyi gerçekten bilenleri çağıralım yemeğe." Yüzleri aydınlık, gözleri nurlu insanlar gelip oturur aynı sofraya bu defa. Eren "Buyurun, afiyet olsun." deyince, hepsi de kaşığını çorbaya daldırıp, karşısındaki arkadaşına uzatarak içirir. Böylece her biri diğerini doyurur ve şükrederek kalkar sofradan.

"İşte." der eren, "Kim ki hayat sofrasında yalnız kendini görür ve doymayı düşünürse, o aç kalacaktır. Ve kim ki arkadaşını düşünür de onu doyurursa, o da arkadaşı tarafından doyurulacaktır. Şüphesiz hayat pazarında sevgiyi paylaşanlar daima kazançtadır."

Not: Kaşığa "derviş kaşığı", çorbaya "erenler çorbası" denir.

Osmanlı döneminde bir mahalle 

Bir Saltanat ki

İstanbul'un Laleli semtini ve buradaki Laleli Camiini bilmeyen yoktur. Camiyi Üçüncü Mustafa (Padişahlık dönemi: 1757-1774) yaptırmıştır. Semt ve caminin enteresan bir hikayesi vardır.

Sultan Mustafa bu camiyi yaptırırken, çevrede Laleli Baba namında bir din büyüğünün yaşadığını, gerçek bir mürşit olduğunu, hikmetli sözler söylediğini öğrenir. Bu zatla görüşmek, sohbetinden faydalanmak arzusu içine doğar. Cami inşaatını denetlemeye geldiği bir gün Laleli Baba ile görüşmek istediğini bildirir. Laleli Baba'ya padişahın kendisini ziyaret etmek istediği haberi ulaştırılır. O da buyur eder. O gün Laleli Baba'nın sohbetine katılan padişah çok memnun kalır. Ayrılacağı sırada bu muhterem zata bir soru sorar,

- Efendi hazretleri, bu dünyada en güzel şey nedir acaba?

- Bu dünyadaki en değerli şey, yiyip içtikten sonra sıkıntısız biçimde def-i hacet (büyük abdest) yapabilmektir.

Hükümdar bu cevaptan hoşnut olmaz. Başından beri büyüleyici konuşmalarıyla herkesi etkileyen bir zata bu cevabı yakıştıramaz. Hatta biraz kaba bile bulur. Bundan sonra bir şey konuşulmaz ve hükümdar maiyetiyle beraber saraya döner.

Ziyaretin ertesi günü Sultan Mustafa şiddetli bir kabızlığa yakalanır, bir türlü içini boşaltamaz. Sarayın bütün ilgilileri ve hekimbaşı seferber olur, bilinen bütün ilaç ve yöntemler uygulanır ama fayda etmez. Günler geçtikçe padişahın kıvranması dayanılmaz hale gelir. Nihayet saraydan birinin aklına Laleli Baba'ya danışmak gelir. Zaten başka denenmedik hiçbir yol kalmamıştır. Padişahtan izin istenir. O da "Ne gerekiyorsa yapın." der. Hemen Laleli Baba'ya gidilir ve saraya getirilir. Kıvranmaktan iki büklüm olan padişah Laleli Baba'ya yalvarır, "Aman bana imdat et." der. Laleli Baba, "İyileşmeniz karşılığında ne ihsan edeceksiniz?" der. "Senin bölgende yaptırdığım o camiyi sana hibe edeceğim." der padişah. "Yetmez." der Laleli Baba. Sultan Mustafa daha birçok şey vaat eder ama Laleli Baba hazretleri bir türlü razı olmaz.

Baba sonunda ağzındaki baklayı çıkarır ve "Ben senin için dua ederim. Allah dilerse bu dertten kurtulursun ama karşılığında saltanat isterim." der. Padişah çaresizdir, "Tamam." der, "Padişahlık da senin olsun." Laleli Baba duaya başlar, sultanın sırtını sıvazlar ve "Haydi istirahat et. Allah'ın izniyle kurtulacaksın." deyip kenara ilişir. Padişah aynı gün sıkıntısından kurtulur. Kurtulur ama saltanat da elden gitmiştir. Şifa bulmanın sevincini, saltanatın bitmesinin üzüntüsü yok eder. Laleli Baba sultanın kederli haline bakar, bakar ve der ki,

- Bir saltanat ki bir def-i hacete değişiliyor, öylesine ucuz bir saltanat bize gerek değil. Al yine senin olsun.

 Osmanlı dönemi atlı yolcu arabası

Doğru Yoldan Ayrılmak

Serserilikten, avarelikten usanan, bunun yanlış yol olduğunu anlayıp doğru yolu bulmaya karar veren mirasyedi bir adam, ülkesinin bilge vezirine çıkıp, dürüstlükten ayrılmadan, örnek bir hayat yaşamak için kendisine yol göstermesini ister. Vezir adama ağzına kadar zeytinyağı dolu bir ibrik hazırlatır ve ibriği tek bir damla yağ bile dökmeden şehrin bir ucundan öbür ucuna götürmesini, döktüğü takdirde hemen orada boynunun vurulacağını söyler. Yanına da yalın kılıç iki gözcü verir. Adam ibriği bütün gücünü ve dikkatini kullanarak bir damla bile dökmeden şehrin bir başından öbürüne götürür. Saatler sonra geri dönüp vezirin huzuruna yeniden çıkar, verilen görevi eksiksiz yerine getirdiğini söyler. Vezir adama sorar,

- Anlat bakalım şehirde neler gördün, nelere şahit oldun?

O gün şehirde pazar yeri kurulduğu, iğne atılsa yere düşmeyecek kadar kalabalık olduğu bir gündür. Buna rağmen adam şu cevabı verir,

- Efendimiz. Ucunda can telaşı da olduğundan, ibrikteki yağı dökmemek için öylesine bir dikkat içindeydim ki, bir an bile gözümü ibrikten ayırıp çevreye bakamadım. Bu yüzden ne bir kimseyi gördüm, ne de bir olaya şahit oldum.

Bu cevap üzerine vezir der ki,

- İşte bunun gibi, yaptığın her işte, sana verilen her vazifede böyle davranır, bütün dikkatini işine verir, sadece işine yoğunlaşırsan, her zaman başarı elde edersin. Allah'ın her an seni kontrol ettiğini de aklından çıkarmazsan, hiçbir zaman doğru yoldan ayrılmazsın.


Yorumlar - Yorum Yaz