Osmanlıdan Cumhuriyete

OSMANLIDAN CUMHURİYETE

Tırtıldan Kelebeğe

Osmanlı Bayrağı 
Osmanlı Bayrağı                                                                    Türkiye Cumhuriyeti Bayrağı

14 Ağustos 2010, Cumartesi

Şeyh-ül Muharrirîn Ahmet Kabaklı'nın “Temellerin Duruşması” isimli kitabından sadece bir damla alıp internet paylaşımına sunmaya gayret ettim.


 Ahmet Kabaklı ve Necip Fazıl Kısakürek

Solda  rahmetli Ahmet Kabaklı, sağda rahmetli Necip Fazıl Kısakürek

Şimdi Osmanlı İmparatorluğu dediğimiz Devlet-i Âliyye, Türklüğün kurduğu en uzun ömürlü, en geniş topraklı, orijinal medeniyetli ve saygıdeğer bir devlet olmuştur. Bu devlette asıl unsur olan Türkler, çok dinli, çok dilli, çok ülkeli, çok ırklı, çok mezhepli ve değişik kültürlü insan kalabalıklarını birbirleriyle kaynaştırmıştır. Türkler, kimisi Müslüman olan bu kavimlerden nüfusça daha kalabalık, toprakça daha yaygın ve servetçe daha zengin olmadıkları halde, dil, kültür, manevi ve askeri güç olarak devletin hedefini ve kimliğini yüzyıllarca tayin etmişlerdir. Bu yönetişte, benzeri olmayan bir devlet geleneğinin yanı sıra, adalet, hoşgörü, fazilet ve disiplin gibi manevi unsurlar rol oynamıştır. Atalarımız, nizam, adalet, sabır, itaat, ideal vb. bu hasletleri, kendi soy kütükleri ile beraber Kuran'dan ve hadislerden ve uzun devlet tecrübelerinden edinmişlerdir.

Cumhuriyetimiz ise henüz 87 yıllık bir devlettir. Ancak arkasında 600 yıllık bir büyük devlet (baba devlet) geleneği ve alışkanlığı bulunmaktadır. Bu devletin teb'ası (uyrukları, halkı) Osmanlı düzeninde "millet-i hâkime" denilen Türklüğün bütün özlü değerlerini taşımaktadır.

Ayrıca Cumhuriyet hemen hemen tek dilli, tek soylu, tek dinli, tek ülkeli bir milletin devletidir. Denebilir ki, Türklük uzun tarihi içinde (Göktürkler ve Uygurlardan beri) ilk defa kendi varlığının yüzde yüze yakın bir çoğunluk sağladığı bir ülkede hükümranlık kurmuştur. Eğer Cumhuriyet, kendi çoğalan insanlarını, soyca-ırkça olduğu gibi iman ve kültürce de Türk yapmayı başarırsa, bu devletin kalıcılığı Osmanlınınkinden daha sağlam olabilir.

Ancak, imanca ve kültürce Türk olmanın birçok yollarını yitirmişiz. Onları yeniden bulabilmek için binlerce kafanın yıllarca uğraşıp araştırması gerekiyor.

Devlet-i Âliyye ve Cumhuriyetin kuruluşlarında birçok benzerlikler bulunabilir. İkisi de Anadolu'da, (birincisi Selçuklunun, ikincisi Osmanlının son nefeslerini verdikleri) sosyal felaket hengâmesinde temiz imanla kurulmuşlardır. Hayret edilecek bir benzerlik daha: Osmanlının da Cumhuriyetin de kuruluşları sırasında baş düşmanları aynı Yunan-Bizans soyu, aynı Haçlı taassubu ve saldırganlığıdır. 1300 yıllarında da, 1920'lerde de Hıristiyan-emperyalist âlemi güç birliği ederek, Türklük-Müslümanlık adını dünyadan kaldırmaya çalışmışlardır. Her iki devletimiz Anadolu'da, yapıcı liderler öncülüğünde, fakat bizzat millet tarafından kurulmuştur. Birincisinde Türk adı açıkça kullanılmıyor ama bunun bir Türk devleti olduğunu cümle âlem biliyor. Hatta Bizans ve Avrupa, Müslüman dendiği zaman yalnızca Türkleri kastediyor; savaşta, düşmanlıkta, barışta "İslâm âleminin temsilcisi" olarak sadece bizi görüyor. Türklük ortadan kalkarsa İslâmiyet belâsının da başlarından defolacağına gönülden inanıyorlar.

Yeni devletimizde Türk, Türkiye adı kullanılmıştır. Fakat bu kelime de, sadece "ırk" anlamında bir isim veya sıfat olmayıp, tarihî kültür çevremizi ve millî inanca mensup insanlarımızın hepsini içine alan bir timsâldir. İsterseniz, Türk ve Türkiye için, devletimizin ve yurdumuzun isimleri de diyebiliriz. Nitekim Türkiye dışında daha yüz milyonlarca Türk vardır ki, devletimiz, ne yazık, henüz onları temsil etmiyor. Sadece Türkiye'de kendisini tek bir millet sayan insanlarımızın devleti durumunda oluyor.

Osmanlı ve Cumhuriyet devletlerimizin kuruluşları sırasında aynı kader, hatta aynı manzara görünüyor. Her ikisinde; Kırk Haramiler ve onun sıkboğaz ettiği Müslüman Türk, birliği sağlayan mevcut Türk devleti (birincide Selçuklu, ikincide Osmanlı) yıkılmıştır.

Osmanlı ve Cumhuriyet başlangıçta bu felaketlerin etkisi altında, birliği sağlayarak devleti kurmak için hareketli bir iman, inanç, idealizm dönemi yaşamışlardır. Bu iman, inanç, idealizm, manevi unsurlar olarak Osmanlının ve Cumhuriyetin kuruluşlarında değişmemiştir. Her ikisinde en kısa bir ifade ile "Din ve devlet, mülk ve millet" için en üstün istek, gayret, varını yoğunu feda etmek ülküsüdür. Bu yolda canlı destanlar vücut bulmuştur ve kahramanlıklara dayanılarak milletin gönlünden kopan destanlar yazılmıştır.

Her iki devletin kuruluşu sırasında, aydınlar, yöneticiler ve halk aynı dili konuşmakta ve hemen hemen aynı yaşayışı sürdürmektedir. Aynı Allah'ın kulu olmak ve aynı peygamberin ümmeti olmak, kimsede şüphe edilmeyen bir tutumdur. İnanılan "öncülerin" peşinde, amaca birlik halinde yürüyüş devamlıdır.

Her iki devletimizin sanatta, şiirde timsal şahsiyetleri de vardır. Bunlar, Osmanlı kuruluşunda Yunus Emre, Cumhuriyet kuruluşunda Mehmet Akif'tir. Birincinin "mistik", ikincinin "realist" görünen felsefelerine rağmen, bu iki sanatkâr da kütleye hitap edişleri, şiirlerinin temeli olan duygular-düşünceler bakımından birbirlerine geniş ölçüde benzemektedirler.

İki devletimizi temsil eden iman ve ülküyü, iyi düşünürsek, her iki devletimizin kurucusuna, halkın yakıştırdığı “gazi” sıfat ve unvanı kadar hiçbir şey anlatamaz: Osmanlının kurucusu Osman Gazi, Cumhuriyetimizin kurucusu ise Gazi Mustafa Kemal'dir. Fakat yakın tarihimizde çok geçmeden zayıf inançlı çıkarcı -sözde- aydınların Mustafa Kemal'e halkın verdiği bu “gazi” unvanından rahatsız olarak onu değiştirdikleri görülecektir. Hâlbuki Osman Gazi asla değişmeyip, kıyamete kadar milletinin verdiği sıfata saygı duyan Osman Gazi olarak kalmıştır.

Osmanlının uzun ömürlü sağlam yapısının sebebi her basit rüzgâra göre değişmeyen bu çınar şahsiyetinde aranmalıdır.

TARİH BÖLÜCÜLÜĞÜ

İki devletimizi 600 yıl araya rağmen aynı unsurlar üzerine kuran bu şartlar tesadüf değildir. Çünkü Türklüğün de asla değişmeyen ve zorlama ile değiştirilemeyen ülküleri vardır. Osmanlının kuruluşu ile Cumhuriyetin kuruluşu arasında geçen zamana, mekân başlıklarına ve dünya şartlarına rağmen değerlerden vazgeçmek mümkün olmamıştır. Tarihi-sosyal araştırmalar ve kıyaslamalar yapılabilse yalnız Osmanlı ile Cumhuriyetin değil, Selçuklu ve ondan önceki Türk devletlerinin de aynı maya ile oldukları görülebilir. Bu tarihî gerçekten çıkaracağımız sonuçlar kısaca şunlardır:

1- Osmanlının "devlet-i ebed-müddet" ideali, kendisine varis olan Cumhuriyeti ve hatta kendisinden önceki Selçuklu, Karahanlı devletlerini de içine almaktadır. Çünkü bu bizim zamanları aşıp gelen "sürekli devlet" ülkümüzdür. Çağları, mekânları, boyutları ve bahtları ayrı ayrı da olsa, temel amaç ebediyettir. İsimler, hanedanlar hatta (bizim tarihimizde) devletin hükmettiği ülke bile değişmiştir. Fakat devlet tek ve devamlıdır; değişen hanedanlar veya rejimlerdir.

Aynı ihtiyaç ve gayelerle, aynı millî-İslami inançlar üzerine kurulmuş Selçuklu-Osmanlı-Cumhuriyet adlı devletlerimizi yapma veya siyasi bıçaklarla parçalamaya uğraşmak, tarih bölücülüğüdür. Diğer bütün bölücülükler gibi bu da gerçeklere ve milli birliğe aykırı ve kasıtlı bir tutumdur. Milleti ve tarihi geniş ufuk içinde görmek lazımdır. Bölücülük kasıtlı da olsa, olmasa da ufuksuzluktur.

2- "Kültür değişmeleri" her millet ve devlet için elbette kaçınılmazdır. Türkler, Çin, Hint kıtaları bitişiğinden, Hazar, Akdeniz, Adriyatik kıyılarına kadar elbette kültür değişmeleri yaparak gelmişlerdir. Bu yeni zaman ve ülkelerde nice teknik, hüner ve deneyleri benimseyerek onlardan yeni terkipler çıkarmışlardır. İki bin yıldan fazla bir zaman yabancı kültürlerle yan yana, iç içe yaşamışlar, onları etkilemişler, onlardan etkiler almışlardır. Buna rağmen nasıl olmuş da bulundukları o birbirinden çok uzak yerlerde, daima Türk, daima "orijinal" kalmışlardır? Nasıl olmuştur da milletimiz, bu kültür değiş-tokuşunu en medeni milletlerle asırlar boyu yapmasına rağmen kültür yaşayışını sürdürebilmiştir? Hayatta, orduda, silahta, dilde, mimarlıkta, musikide, törede, maddi icatlar ve eşyada Türk üslûbu, Türk tarzı kurduğumuz bütün devletlerde tarih müddetince nasıl devam etmiştir?

Son iki asrımızın en büyük yanılgısı şu olsa gerektir: Asya, Avrupa ve Afrika'da devletler kurmuş milletimizin bütün mukaddesleri ve tutar dalları koparılmış, sarsılmıştır. Türklerin bütün değerlerinden soyularak, hazır elbiseler gibi yeni değerler ve mukaddesler edinebileceği pek cahilce ve gafilce zannedilmiştir.

Özellikle Cumhuriyeti Osmanlıdan bambaşka bir devlet ve bizi babalarımızdan, dedelerimizden apayrı millete mensup saymak yanılgının esasını teşkil ediyor. Çünkü İslamiyet yerine Hıristiyanlığı, hatta (milletimizin Japon denizinden Adriyatik'e kadar en büyük göstergesi olan) Türkçenin yerine uydurmacılığı koymaya kalkışacak kadar gözü kara davranmışlardır. Musikide, şiirde, mimaride, törede, eğlencede, terbiyede, hukukta, bize ait olmayan her şeyi zorla uygulamışlardır. Milleti hiçe sayan bu uygulamalar, iyi niyetli olamayacağına göre insanda şüpheler uyandırmaktadır: Bu haller, sanki bizi yok etmek isteyen düşmanla yapılmış gizli bir pazarlığın yerine getirilişidir. İşte, tarihi bölerek, bizi milliyet ve şahsiyetimizden koparmak isteyen ufuksuz, yenik, aldatılmış veya kasıtlı kişi ve zümrelerin, Tanzimat, Meşrutiyet, Cumhuriyet nesillerine çektirdikleri büyük sancı hakkındaki hükmümüz budur.

Ancak, bugün zorla değişme, devrim ve taklitle Türk milletinin kendine gelemeyeceği fikri sağda ve solda ağırlık kazanmaya başlamıştır. Türk milleti, ifratlardan kurtularak bir restorasyon (manevî onarım) devrine geçmekte bulunuyor.

Atatürk Lenin Gibi Bir İhtilâlci Değildir

Tek bir Türk milleti olduğu gibi, tek bir Türk devleti vardır. Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet bu tek ve "ebed-müddet" devletin çağlar içindeki görünüşleridir. Sadece hanedan veya rejim değişmeleriyle devam eden bu tek ve sürekli devleti bölük pörçük ve hatta sonrakini bir öncekine düşman gibi göstermek, tarih bölücülüğüdür.

Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu dönemlerde, onu Osmanlıdan ayrı, hatta büsbütün ona karşı göstermek belki lüzumlu idi. Rejimi ve kurucularını yüceltmek ve yönetimin kök salmasını sağlamak bakımından politik bir anlam taşıyabilirdi. Fakat başlangıçtan beri bu konuda ileri gidilmiştir. Aşırı ve acemi yergilerle milletin soysuzluğa itilebileceği düşünülmemiştir. Nitekim riyakâr, samimiyetsiz propaganda karşısında biçimsiz netice ortaya çıkmıştır. Daha 1923'ün Eylül ayında Osmanlı iken, 29 Ekimde birdenbire bambaşka bir devlet ve millet olduğu söylenen millet, ataları ile beraber kendi nefsini de hor görmeye ve bütün değerlerinden şüphe etmeğe başlamıştır.

Kaldı ki, yıllar geçip Cumhuriyet iyice tutunduktan sonra, Osmanlıdan nefret ile "eskiye sövmek" hatasından hemen vazgeçilmeli idi. "İhtilâl" veya "devrim" gibi bıçak sırtında kavramlar yerine "tekâmülden, gelişmeden, birlikten, devamdan" söz edilmeli idi. Çünkü ihtilâl ve devrimin yıkıcı, bozguncu çağrışımlarına karşılık, sonuncu kavramlar yapıcı ve gerçekçi terimlerdir. Hâlbuki böyle olmamıştır. Her tutar dalımızı koparmak istercesine "Anadolu ihtilâli, sürekli devrim" gibi lâflar zaman geçtikçe artırılmıştır. Çünkü halkı ezmek isteyen bakış tek partide ve dikta zamanlarında hâkim olmuştur. Hele Atatürk'ün ölümünden sonra meydanı boş bularak, Cumhuriyetimizin kırk, elli, altmışıncı yıllarında kışkırtıcı tonlarda ısrarla söylenmiştir. İkinci cumhuriyeti kurmak iddiasına kadar ileri giden 27 Mayıs 1960 zimamdarları ve daha sonraki darbeciler zamanlarında Atatürk'ün ihtilâlciliği ve darbeciliği millet huzurunu bozacak ölçülerde tekrarlanmıştır. Gerçekte Atatürk bir ihtilâlci değil, milletçe istenen kurtuluşun öncüsü ve Cumhuriyetin kurucusudur. Millî Mücadele boyunca Türk'ün ve İslâm'ın bütün değerlerine bağlı kalmıştır.

Millî Mücadele'nin amacı düşmanları tepeleyerek vatanın harim-i ismetinden uzaklaştırmaktı. Nitekim zafer İslamî, millî ülküler, gayeler üzerine kazanılmıştır; Yunana ve onu destekleyen yedi düvele karşıdır.

Atatürk ve millî mücahitler, aslında Osmanlı hanedanını yıkmak için ayaklanmadılar. Hatta Vahdettin ile anlaşarak Anadolu'ya çıktıkları artık biliniyor. Fakat hadiselerin, sömürgecilerin ve bozuluşların zoru ile yıkılan bir hanedanı zamanla tasfiye ettiler. Mustafa Kemal, Karabekir, Rauf Bey, Fuat Paşa, Refet Paşa Anadolu'da milli kurtuluşu teşkilatlandırmak üzere türlü zamanlarda yola çıkarken "Varalım şu Osmanlı devletini yıkalım, padişahı kovalım." diye de asla düşünmüyorlardı ki ihtilâlci olsunlar! Onlar sadece, devlet merkezi İstanbul'da artık bir direnme hareketi yapılamayacağını anlamışlardı. Anadolu'nun her yanında tutuşan meşalelerden bir "istiklâl yangını" çıkarılarak zafere gidileceği, İstanbul'da, Anadolu'da askerlerin, sarayın ve aydınların ortak kanaatleri idi. Samsun'a, Erzurum'a, Sivas'a, Ankara'ya bunun için çıkılmıştı.

Mustafa Kemal, Karabekir, Rauf Bey, Fuat Paşa vs. Osmanlı devletinin paşaları olarak devlet adına, muntazam ordu muharebesi yapıp, Türkiye'yi Misak-ı Millî sınırları içinde kurtarmak azmiyle kalkışmışlardı. Bir sınıf değil, millet adına hareket eden milliyetçilerdi. Millî Mücadele'nin sonuna kadar, milliyetçiliğin maddî manevî bütün unsurlarına bağlılıklarını vurgulamışlardır. Kuvayı Milliye, bütünüyle Türk-İslam ülküsüne dayalıdır.

23 Nisan 1920'de, bir Cuma günü, tekbirlerle ve halkın bayram sevinçleri içinde açılan TBMM dahi İstanbul'daki devletten kopup yeni bir devlet kurmak maksadı taşımıyordu. İstanbul düşman işgali altında bulunduğu için, oradaki Mebuslar Meclisi'nin, hür irade ile toplanamayacağı ve milletin isteklerini aksettiremeyecekleri gerekçesi ile Ankara'da TBMM açılmıştı; bu meclis İstanbul'dakinin devamı idi.

Kısacası, Gazi ve arkadaşları, Millî Mücadele süresince, Lenin ve diğer ihtilâlcilerin "köhnemiş, eski burjuva inançları, insanlığın afyonları" diyerek yıkmaya çalıştıkları bütün değerlere yalnız bağlı kalmamış, sahip de çıkmışlardır. Mustafa Kemal'in Türk milletini memnun etmek ve harekete geçirmek için, uğrunda savaştığı değerler: İslam dini, Türk milliyetçiliği, hürriyet, milli irade, devlet, tarih, mülkiyet vs.

Kısacası Millî Mücadele asla bir ihtilâl değildir. Tam tersine;

1- Türkiye'yi Hristiyanlaştırmaya,

2- Türkiye'yi Bolşevikleştirmeye,

3- Türkiye'yi mandacı bir sistem yapmaya,

4- Misak-ı Millî sınırları içinde hür yaşamamızı engelleyen düşmana karşı kazanılmış zaferler bütünüdür.

Bunların hepsi "kayıtsız şartsız istiklâl" isteyen Türk milletinin ve milliyetçiliğinin icaplarıdır. Yunanı denize dökmek, Misak-ı Millî sınırlarından her türlü yabancı hegemonyayı kaldırmak gibi hedeflerin de hiç birisi ihtilâlci değildir. Hepsi de, istiklâli, hürriyeti ve devleti kurtarmaya yönelik yapıcı, millî hedeflerdir.

Böyle bir hareketin başında bulunan Mustafa Kemal'e "ihtilâlci, sürekli devrimci, bütün millî değerleri yıkıcı" bir çehre yakıştırmak ona ve milletimize hakarettir.

Daha o zamanlar Osmanlıdan Cumhuriyete geçişin, sadece bir kabuk değiştirme, bir çağdaşlaşma, bir tekâmül ve halkçılık hareketi olduğunu söyleyen düşünürler bulunmuştur. Ziya Gökalp'in "İpek Kozası" şiiri devam fikrinin bir izah örneği sayılabilir. (Küçük Mecmua, 23-30 Kasım 1922)

Röntgen şuasıyla kozaya baktım

Gördüm bir vücutta iki uzviyet

Bir tende yaşayan bu iki melek

Birisi tırtıldı, biri kelebek

Değişecek şekli tırtıl ölmeden

Çıkacak içinden yeni bir beden

Kelebek tırtıldan başka bir şey değil

Hale daha uygun olmaktan başka

Tırtıla istersen hürmetle eğil

Lakin kelebeğe söyle "bin yaşa"

Tekâmül gördükçe emin oluruz

Doğar istikbale ait nikbinlik

Taht ve taç da bizde tırtıla benzer

O da bin yılda bir değişir gömlek

O çökerse sanma oluruz heder

Ondan doğar millet adlı kelebek

Saray da bir zaman işe yaradı

Fakat milli devlet asra uygundur

Öteki sönünce bir nur parladı

Halkçılık önünde tahtçılık dûndur

Tahtçılığa bakıp ey bedbin olan

Halkçılığa bak ki nikbin olasın

Her yurt oldu şimdi bir milli vatan

Layık mı bu millet geride kalsın

Tırtıl bir devredir, gelmiş geçecek

Milletlerin sonu ancak kelebek

Görüldüğü gibi bu manzumede tırtıl Osmanlıyı, kelebek ise Cumhuriyeti temsil etmektedir. O zamanın düşünürü Ziya Gökalp'a göre bunlar bir vücutta iki uzviyet, bir tende yaşayan iki melektir. Biri geçmişi, öteki geleceği temsil etmektedir. Kelebek tırtıldan başka bir şey değildir. Kelebek çağa daha uygundur; yani gelişmenin, tekâmülün sonucudur. Tekâmül bize iyimserlik (nikbinlik) veren bir şeydir. Kısacası Cumhuriyet Osmanlının devamıdır.

Daha sonra bu devam, gelişme ve "devlet-i ebed-müddet" fikri unutuldu. Hıristiyanlığa, taklitçiliğe, bolşevikliğe, mandacılığa, diktacılığa ve ihtilâlciliğe karşı vuruşan, millî mücadeleye hakaret sayılacak ters sıfatlar konduruldu. İslâm-Türk davasının fazileti üzerine kurulan Türkiye Cumhuriyetini ve kurucusunu millete yabancılaştırmak için akla gelebilecek bütün saçmalıklar yapıldı.

Cumhuriyetimizin 88’inci yılı olgunluğuna yaklaşılan şu dönemde, onun adına yapılan saptırmalara artık fırsat verilmemesi görüşündeyiz!


Yorumlar - Yorum Yaz