Osmanlı Barışı

OSMANLI BARIŞI

Pax Ottomana

 Osmanlı Arması - Osmanlı Barışı

20 Kasım 2010, Cumartesi

Demir Perde'nin yıkıldığı ve buna bağlı olarak Asya ve Balkanlarda asayişin bozulduğu 1990'lı yıllardı. Bu dönemde asayişi bozulmuş ülkelerden biri olan Arnavutluk, bir taraftan yeni yönetim şeklini arıyor, diğer taraftan da eski rejimin kalıntılarından kurtulmaya çalışıyordu. İnsanlar sokaklara dökülmüş, yürüyüş yapıyorlardı. Bu hadiseleri haber olarak veren televizyon kanalının kamerası bir gencin taşıdığı “Pax Ottomana” yazılı pankarta odaklanmıştı. Bu sırada spikerin de tercümesini verdiği pankarttaki “Osmanlı barışı” manasına gelen ve “Osmanlı barışını/adaletini istiyoruz” temennisini ihtiva eden yazısı, doğrusu insanlığa çok şey anlatıyordu.

Dünya tarihine bakıldığında görülen bir gerçek vardır: Hemen her çağ ve dönemde askeri, ekonomik, siyasi ve idari açıdan zamanın en güçlü devletleri, daha zayıf olan diğer ülkeleri -günümüzde örneklerini kolayca görebileceğimiz gibi- ya doğrudan kendi idareleri altına almışlar veya tesirleri altına alarak üzerlerinde dolaylı bir hâkimiyet kurmuşlardır. Süper güçler, hâkimiyetleri altındaki ülkelerin idari, siyasi, mali, askeri her türlü işine karışarak, genelde son sözü söyleyen taraf olmuşlardır. Hâkim güçler, tesir sahalarındaki devletlere ya zor kullanmak suretiyle zulüm, baskı ve sömürü politikaları uygulamışlar veya adaletli davranarak hakemlik yapmışlardır.

Geçmişte süper güç olarak tarif edilen Osmanlı, bu ikinci gruba girmektedir. Osmanlı'nın hükümferma olduğu döneme Batılılarca Pax Ottomana denmiştir. Kısaca Osmanlı Barışı manasına gelen bu tabir, Osmanlı'nın süper güç olduğu 15 ve 18'inci yüzyıllar arasında hâkim olduğu geniş coğrafyada tesis ettiği dünya barışını ifade etmek için kullanılmaktadır.

Fatih'in İstanbul'u fethiyle süper güç olmaya başlayan devlet, çok kısa zamanda Balkanlara, Orta Doğu'ya, Kuzey Afrika'ya, Kafkasya'ya ve Avrupa'nın bir kısmına sahip olmuş, ayrıca buralara komşu ülke ve coğrafyalarda da hâkim unsur haline gelmiştir. Osmanlı, bu hâkimiyet öncesi siyasi dengelerin bozuk olduğu ve milletler arası barışın olmadığı bu mekânlarda uyguladığı hakkaniyetli ve adaletli politikalarıyla barışı tesis eden otorite olmuştur.

 Osmanlı döneminde Tophane

Osmanlı, Balkan yarımadasına 15'inci yüzyılın ikinci yarısı ile 16'ncı yüzyılın başlarında hâkim oldu. Hemen hemen tamamı Hıristiyan olan Sırplar, Bulgarlar, Hırvatlar, Boşnaklar, Karadağlılar, Macarlar, Ulahlardan oluşan bölge halkı, aralarındaki anlaşmazlıklardan dolayı çatışma ve kaos içindeydi. Hatta Balkan kelimesi pek çok milletin dilinde bölünmüşlüğü, parçalanmışlığı ve kargaşayı ifade eden bir tabir olarak kullanılır olmuştu. Bölgeye büyük bir askeri güç ve siyasi akıl ile giren Osmanlı, burada istikrarı tesis etti ve yüzyıllarca buraları müsamahaya dayanan bir siyasetle adil bir şekilde yönetti. Osmanlı, daha önce zaptettikleri topraklardaki Müslümanları kılıçtan geçiren bu insanlara, aynı şekilde davranmayıp, aksine din, dil ve kültür hürriyeti verdiği gibi, herhangi bir etnik temizliğe veya zorla din değiştirme gibi bir yola da başvurmadı. Ayrıca Osmanlı, onların kendi kimliklerini korumalarına özen gösterdi. Hiçbir zaman asimilasyon politikası uygulamadı.

Osmanlı'nın hâkim olduğu diğer bir coğrafya ise, halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan Orta Doğu idi. Osmanlı öncesi Moğol zulmü ve Fatımi baskısı altında uzun yıllar geçiren Arap dünyası, Osmanlı hükümranlığı altında geçirdiği bu huzurlu asırlarını daha sonra hiçbir zaman yaşayamadı. Bugün önemli problemlerin yaşandığı Filistin, İsrail ve Lübnan, Osmanlı döneminde barış halinde yaşanan bölgeler idi. Bu yerler sadece bölge insanlarının değil, dünyanın her tarafından gelen tüccarların rahatça ticaret yapabildiği, zengin bir ticaret merkezi vazifesini yüzyıllarca sürdürdü. Orta Doğu, tarihin hiçbir döneminde Osmanlı'nın hâkim olduğu dönem kadar barış ve huzur dönemi yaşamadı. Osmanlı buralarda sadece asayiş ve huzuru temin etmekle kalmadı; İslamiyet'e ve Peygamber'e olan hürmetinden dolayı her yıl gönderdiği surre alayları ile buralara büyük maddi yardımlar yapıp, kurduğu vakıflarla da bu hayırlar devamlı hale getirdi.

Osmanlı'nın hâkim olduğu Kafkaslar ve Kuzey Afrika'da da asayiş bundan farklı değildi. Rus ilerleyişinin kesafet kazandığı 18'inci yüzyıldan sonra Kafkasya, barış dolu o günleri bir daha göremedi. Hâlbuki Osmanlı'nın hükmettiği diğer bölgelere benzer şekilde, çok kavimli ve çok dinli olan Kafkasya, tarih boyunca bünyesindeki unsurları bütünlüğe dönüştüremeyen bir bölge olarak karşımıza çıkmaktadır. Zıt unsurları bir pota içerisinde değerlendirerek renkliliği koruyan ama bu renkliliği çatışmaya götürmeyen bir politikanın varlığı ile bu milletler, o dönemi barış içinde geçirdiler ve günümüze kadar varlıklarını korudular. Osmanlı hâkimiyetinde yaşayan milletlerdeki bu barış havası, diğer bölgelerde de oldukça tesirliydi. Mesela binlerce kilometre uzaklıktaki Açe'de yaşayan Müslümanlar, kendilerini tehdit eden Portekizlilere karşı Osmanlı'dan yardım istemiş, Osmanlı'nın bir donanma göndermesi ile Portekizliler geri adım atmıştı. Diğer devletler Osmanlı'nın hâkimiyeti ve koruması altında olan devletlere zarar vermeye cesaret edemedikleri gibi, özellikle Avrupa'da devletlerarası münasebetlerde Osmanlı asla göz ardı edilmezdi. Avrupa ülkelerinin ilk dikkate aldıkları ve kendi aralarındaki münasebetlerde bile ne söyleyeceğine baktıkları Osmanlı, buralarda da devamlı denge unsuru oldu.

 Osmanlı döneminde Haliç

Etnik yapıları ve dini inançları birbirinden oldukça farklı toplulukların farklı beklentilerini ortak bir noktada buluşturan Osmanlı, kilise, cami ve havranın yan yana durduğu bir üst kültür tesis edebilmişti. Osmanlı'nın kurmaya uğraştığı Nizam-ı Âlem mefkûresinin özünde İlahi Mesuliyet Şuuru bulunmaktadır. Osmanlı'nın yaptığı fetihler de bu mesuliyet duygusuna dayanır. Yeni devletler fethetmek, geniş topraklar elde etmek, güçlü devlet kurmak, halk kitlelerini yönetmek gibi pek çoklarınca hayal gibi görünen hedefler, Osmanlı için birer vasıta olmaktan ileri gitmiyordu. Çünkü İslam dininin bu konudaki emri dünyalık elde etmek değil, İlây-ı Kelimetullah yani Allah'ın adının ve dininin her yere duyurulması, yüceltilmesi ve İslam nimetinden bütün insanlığın istifade etmesinin sağlanmasıydı.

Mensubu bulunduğu İslamiyet'in çizdiği bu sınırlar içerisinde, idaresi zulme değil adalete dayanan Osmanlı, insan hak ve hürriyetlerini, çağı itibariyle en geniş manada uyguladı. Osmanlı'da sadece farklı dinlerden olanlara haklarının verilmesi yanında, aynı dinin farklı mezheplerine mensup olanların da haklarına riayet ediliyordu. Mesela 16'ncı yüzyılda Katolik Habsburgların baskısı altında olan Protestanların, Osmanlı için söylediği, "Türklerin eline düşmek, Frenklerin eline düşmekten daha iyidir." sözü tarih kitaplarına girmiştir. Endülüs'ün son şehri Gırnata'nın (Granada) İspanya'nın eline geçmesinden sonra dünyada eşine zor rastlanır dini baskıya maruz kalan İspanya Müslümanları ve Yahudileri, çareyi bir başka Avrupa devletine sığınmakta değil, Osmanlı Devleti'ne sığınmakta buldular. İspanya'daki binlerce Müslüman'ın yardımına giden Osmanlı donanması, Yahudileri de Katolik İspanya'nın elinden kurtardı. Hatta kendi ülkelerinde yerleşmelerine, ticaret yapmalarına, varlıklarını sürdürürken kimliklerini korumalarına yardımcı oldu. Ardından Almanya Yahudilerini de hatırlatmak lazım. Osmanlı tarihi uzmanı Robert Mantra'ya göre Osmanlı'nın barış ve adaleti, onlar açısından nihai mutluluk değildi. Ama tarihin hiçbir döneminde bir daha göremeyecekleri bir mutluluk ve barıştı.

Osmanlı'nın yükseliş döneminde (15'inci yüzyıl) kurmuş olduğu bu dünya barışı nizamı, 17'nci yüzyılda başlayan duraklama döneminde de tesirini devam ettirdi. Ancak 18'inci yüzyılda artık eski gücü kalmayan ve bir çöküş sürecine giren Osmanlı'nın dünyada da tesiri bu sürece paralel olarak azaldı. Dünya sahnesine yeni güçlerin çıkmasıyla Osmanlı idaresi altındaki milletler birer birer ayrılmaya başladı ve dünyada Osmanlı Nizam-ı Âlemi yerine bu güçlerin istek ve menfaatleri doğrultusunda farklı bir düzen şekillenmeye başladı. Bütün bu gelişmelerin neticesinde bir güç haline gelen Rusya, Kafkasları hâkimiyeti altına aldı. 1900'lü yılların başlarında ise Balkanlar, Osmanlı hâkimiyetinden ayrılarak -halen de devam eden- bir kargaşaya düştü. Bir müddet sonra da tesirleri ve zararları itibariyle herkese tesir eden Birinci Dünya Savaşı faciası yaşandı. İkinci Dünya Savaşı felaketi ise bundan sadece çeyrek asır sonra vuku buldu.

 Osmanlı döneminde Beyazıt

Osmanlı barışının yerine getirilen hiçbir formül, bu tarihten sonra da çözüm olmadı ve Balkanlardaki kargaşa artarak devam etti. Son olarak Yugoslavya'da Sırplar, Boşnaklara karşı bir soykırıma girişti. Dünya devletleri uzun müddet buna seyirci kaldı. Çok geç de olsa bu soykırıma müdahale edilebildi. Bu sırada bölgeye vazifeli olarak giden ve çaresizlik içerisinde kalan Amerikalı generalin o zamanki dışişleri bakanımız Hikmet Çetin'e söylediği şu sözler Osmanlı barışının büyüklüğünü bu defa askeri bir yetkilinin ağzından bir defa daha duymamızı sağladı: "Sayın bakanım. Siz Osmanlı döneminde bu yeri, bu kadar uzun yüzyıllar, hiç kavga-dövüş olmadan, sulh içerisinde nasıl idare ettiniz Allah aşkına?"

Aynı dönemlerde Orta Doğu'da da durum bundan farklı değildi. Güç odakları, coğrafyanın parçalanmasına ve hiç bitmeyecekmiş gibi görünen kavgaların başlamasına sebep oldu. Kısacası, Osmanlı'nın bu topraklarda tesis ettiği barışın ne manaya geldiği, bu bölgelerin bugünkü durumuna bakarak da anlaşılmaktadır. Buralarda halen devam eden kargaşanın en önemli sebebi, Osmanlı barışının sona erdirilmesidir.

Bugün biz Osmanlı Devleti'nin kurduğu ve Batılıların da takdir ettiği Osmanlı barışı hakkında sadece güzel şeyler söyleyebiliyoruz. Fakat bugün dünyaya jandarmalık yapan süper güçler hakkında gelecek nesiller ve tarih kitapları acaba neler söyleyecek?


Yorumlar - Yorum Yaz