Bir Zamanlar Karşıyaka

ESKİ KARŞIYAKA'YI YAZMAM GEREK

  1960lar - Karşıyaka Çarşı Girişi

Erdal ÖNAL

11 Mayıs 2007, Cuma


BİR ZAMANLAR KARŞIYAKA

1945 doğumluyum. 1960 yılına kadar Kırkağaç’ta yaşadım. 1955 yılında teyzemler çocuklarının eğitimi için Söke’den Karşıyaka’ya göç edince ben de Karşıyaka ile tanıştım. 1960 yılında Karşıyaka Lisesi’ne kaydoldum. Üniversite eğitimim için Ankara’ya gittimse de Karşıyaka ile irtibatım hiç kopmadı.

Eski Karşıyaka ile ilgili siteleri dolaşırken anladım ki, herkesin farklı bir eski Karşıyaka'sı var. Ama bana göre en güzeli bizimki çünkü altmışlı yılların başında nerede ise tüm evler müstakil bahçeli evlerdi. Hatta pek çoğu iki katlı Rum eviydi. Hatırladığıma göre nüfus da 15 bin civarında idi. Herkes birbirini tanırdı. Sokaklarda selâmlaşılmadan geçilmezdi. Pek çok kişi birbirine ismi ile hitap ederdi. Sokak aralarında inşaat yok denecek kadar azdı. Böyle olunca da her yağmurla adeta sokaklar yıkanır, mis gibi toprak kokusu yayılırdı. Yani şimdiki gibi yağmur sonrasında her yer çamur deryasına dönmezdi.

Gençlik yıllarımın en önemli şehir içi ulaşım aracı vapurdu. Vapur hareket saatleri yıllarca hiç değişmedi. Konak’tan da Karşıyaka’dan da vapurlar hep 10 geçe ve 40 geçe kalkardı. Öğrenci 15, tam 40 kuruştu. Herkes belli yerlere otururdu. Oturulmadan mantolar, paltolar çıkarılıp asılırdı. İnsanlar birbirini selâmlarken saygılarını da belirtirlerdi. Selâmlaşırken en çok kullanılan iki kelime “muhterem” ve ”beyefendi” idi. Bir gün Konağa giderken vapurda oturduğum koltuğun karşısına gelen yaşlı bir kişi "iyi günler beyefendi" demişti de, o gün ne kadar sevinmiştim. Vapurdaki garsonlar kimin ne içeceğini bilir, çaylar kahveler pek çok kişiye söylenmeden getirilirdi.

O zamanlar Altınyol yoktu. Dolmuşların çoğu Basmane’ye çalışırdı. Steyşın vagon taksiden bozma yedi kişilik dolmuşlardı. İskelenin sağ tarafından kalkar, bugünkü Alaybey trafik ışıklarını geçince karşıya çıkan parkın sol tarafından girerdi. Şimdiki tersanenin kapısının önündeki sokak sapa bir sokaktı. O sokakta oturan çok kişinin denizde bağlı sandalı vardı. Dolmuşlar Naldöken'de demiryolunu geçtikten sonra üç dört kilometre gider, demiryolunu tekrar geçerek Turan’a girer, Turyağ’ın önünden geçerek Bayraklı’ya yönelirdi. Araç sayısı çok az olduğundan, trafikte tek sorun demiryolu geçişlerinde yaşanırdı.

İskele ile Soğukkuyu arasındaki yol ana cadde idi. Yan yana iki belediye otobüsü zor geçerdi. (mavi renkli Büssing marka) Son durağı Soğukkuyu olan otobüsler vardı. Şemikler'e ulaşım daha çok banliyö trenleri ile sağlanırdı. Menemen’e yolculuk şehirlerarası sayılırdı. Tek lise Karşıyaka Lisesi idi. Nergis’ten Şemikler’den Örnekköy’den gelen arkadaşlar yaya olarak bahçe aralarından gelip giderlerdi.

Altmışlı yılların başında Bostanlı sahili pek hareketli değildi. Sahil yürüyüşleri Çamlık’ta sona erer, oradan geri dönülürdü. Hele Reşadiye’den sonra Bostanlı Camii’ne kadarki bölüm ıssız denecek kadar tenha idi. Ama caminin yanındaki kahve akşamları nargile içenlerin buluşma yeriydi. Balıkçı sandalları tam kahvenin karşısına gelen şimdiki İş Bankası'nın bulunduğu yerde bağlanırdı. İskeleyi karşıya alınca sağ tarafta Tilla vardı. İçkili restorandı. Biraz pahalı olduğundan herkes gidemezdi. Ama balık yenecek en iyi yer diye söz edilirdi. Eski Karşıyaka resimlerine bakılınca, daha önceleri Tilla’nın yerinde kocaman bir çay bahçesi olduğu görülür.

O zamanlar körfez balık kaynardı. Çipura, levrek, lidaki ve ısparoz en çok çıkan balıklardı. İskelenin sol tarafında meteorolojinin kulübesi vardı. Onun önünde de misina, olta, yem olarak da, sülünez ile mamun her zaman bulunurdu. Körfezde balık tutmayı ben pek beceremedim ama çok tanık oldum. Karşıyaka Yelken Kulübü'nün tesislerinden başlayıp Yunuslar'a kadar uzanan alan balıkçıların mekânı idi. Geceden atılan ağlar sabahları saat 9 ile 10 arasında çekilirdi. Balık almak isteyenler ellerine bir kap alıp o saatlerde orada olurdu. Balıkçıların makarna süzgecine benzeyen kapları vardı; dolusu 50 kuruştu. Genelde sardalye çıkardı ama arasında bol miktarda isparoz ve hatta lidaki bile olurdu. Yetmişli yılların sonunda iskeleye memur olarak girecek olan Çarşı Camii'nin imamı Veli Hoca'nın oğlu Fevzi, ne zaman balık muhabbeti açılsa "Memur maaşı ile ev mi alınır? Ben Nergis’teki evimi her gece saat 24’e kadar iskeleden tutup Tilla’ya sattığım balıkların parası ile yaptım." derdi.

Altmışlı yılların başında Alaybey sahilinde şimdiki otobüs duraklarının olduğu yerde iki çay bahçesi vardı. Anıt’a yakın olan Portofino'yu daha çok gençler tercih ederdi. İskeleye yakın olanın adı Akvaryum idi. Her akşamüzeri ve hele hafta sonları hiç yer bulunmazdı. Supangle, profiterol ve karadut şurubu Portofino’ya özgü spesiyallerdi. Karşıyaka lokması o zaman da meşhurdu. Saat 17’den sonra çıkmaya başlardı. Lokma yemek için Menemen’den ve İzmir’den gelenlerin olduğunu çok iyi hatırlıyorum. O dönemlerde henüz Coca Cola ile tanışmadığımızdan, çaydan sonra en popüler içecekler Cincibir ve Sensun gazozları idi. Sunalko o zamanların yerli kolası idi. Limonata, vişne suyu, karadut şurupları evlerde dolum döküm olduğundan, gazinolarda gazoz tercih edilirdi. Portofino’da çay içerken eğer müzik dinlenmek istenirse, çay ocağının yanında duran müzik dolabına gidilip, jeton yuvasına 25 kuruş atılır ve dolabın önündeki klavyeden istenen şarkı seçilirdi. Arkasından camlı bölmedeki yüze yakın plak döner, seçilen parçanın plağını pikaba yerleştirerek çalmaya başlardı. Elvis Presley, Adamo, Pepino di Capri, Zeki Müren, Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Nezahat Bayram, Ahmet Sezgin o dönemin plâkları en çok dinlenen ses sanatçıları idi.

Yetmişli yılların başlarında bu çay bahçeleri yıkıldı. Onların yerine otobüs durakları geldi. Bostanlı dolmuş duraklarının biraz ilerisine Karşıyakalı Çay Bahçesi yapıldı. Bunu da Anıt’ın biraz ilerisine yapılan Arif’in Yeri izledi. Sahildeki gazinolar sanırım pek çok Karşıyakalının düğünlerinin de yapıldığı yerler olduğu için kolay kolay belleklerden silinmez.

Doksanlı yıllara gelindiğinde artık işin şekli değişecek, sahildeki apartmanların altlarında kafe modası başlayacaktı.

Ellili yılların ikinci yarısında Karşıyaka Lisesi sokağında yani 1849 Sokak'ta ve onun yanındaki 1856 Sokak'ta teyzemlerin üçer katlı iki apartmanı olmasına rağmen, sahilde sadece Berrin Apartmanı'nı hatırlıyorum. Hepsi de iki katlı müstakil evlerdi. Çamlığın köşesindeki İkbal’lerin köşkü, oraya gelmeden Penetti’nin köşkü (şimdi mevcut ve Beyaz Balon Çocuk Yuvası olarak kullanılıyor.) Hele onu iki üç ev geçince bahçesi ceviz büyüklüğünde bembeyaz çakıllarla kaplı bir, bir buçuk metre boyunda mermer heykellerin süslediği köşk ile Erdem Koleji'nin bulunduğu sokağın köşesindeki, bahçesinde sülünler, bıldırcınlar, tavus kuşları beslenen villa (hâlâ duruyor) gençlik yıllarımın en güzel anılarını oluşturuyor.

Geçmişini bilmiyorum ama 1960’lı yıllarda Karşıyaka’da iki kız koleji vardı. Biri şimdiki Anıt’ın karşısındaki Yamanlar Kız Koleji, diğeri Çifte Fırınlar'ın karşısındaki Numune Kız Koleji idi. Daha sonraki yıllarda bunlara kız-erkek karışık olan Erdem ve Karşıyaka Kolejleri eklendi. Tabii bu yıllarda İzmir'deki Amerikan Kız Koleji, Türk Koleji ve Saint Joseph’e gidip gelen çok sayıda öğrenci vardı. Karşıyaka Lisesi 15.25’te, kolejler l6.10’da dağılır, İzmir’deki kolejlerin öğrencileri de 17.05 vapuru ile gelirlerdi. O zamanlar köşedeki Yapı-Kredi Bankası’nın altında 30-40 metrekarelik geniş bir boşluk vardı. Gençlerin çoğu orada toplanır, ”imbat duası” yapardı. Kızlar çarşıdan sahile çıkınca etekleri uçuşmaya başlardı. Etekler havalanınca Tilla’nın önündeki ayakkabı boyacıları fırçalarını boyacı kasalarına tempolu bir biçimde vurarak ritim tutarlardı. Her gün akşamüstleri çarşı ile çamlık arasındaki kaldırım ana-baba gününe dönerdi. Takıp takıştıranlar, sürüp sürüştürenler kendilerini sahile atardı. Günler süren bakışmalar, lâf atmalar, çamlıkta arkadaşlık teklifleri (bordolamak) gençlerin yaşamına renk katardı. Koşullar ne olursa olsun nezâket kuralları zorlanmazdı. Karşılıklı saygı o dönem insanlarının yaşam tarzı idi.

Karşıyaka’da “tur atmalar” genelde çarşı ile çamlık arasındaki kaldırımda olurdu. Çamlıktan sonrası, hele hele Reşadiye’den sonrası çok tenha idi. Şimdiki Girne Caddesi o zamanlar toprak sokaktı. O toprak sokağa dönülünce 40-50 metre ileride yani şimdiki otobüs durağının olduğu yerlerde sarı renkli metruk bir bina vardı. Oraya "perili köşk" denirdi. Neden öyle dendiğini bilmiyorum ama orayı herkes bilirdi. Oralarda bir yer tarif edilecekse "perili köşk" nirengi noktası kabul edilirdi.

Bostanlı’ya gidilirken, Girne’den bir önceki sokaktan sağa, oradan tekrar sağa dönüldüğünde, 30-40 metre ileride sağda Karşıyaka’nın tek yüzme havuzu vardı. Yanlış hatırlamıyorsam adı Hipokampus (denizatı) idi. Sokaktan havuza dört beş basamak merdivenle çıkılırdı. Yandaki duvarda kocaman bir yağlıboya denizatı resmi vardı. O yıllarda Alaybey sahilinde denize girilmesine rağmen havuz çok kalabalık olurdu.

 1960lar - Karşıyaka'nın Tek Yüzme Havuzu Denizatı Hipokampus  

1962 yılında Karşıyaka’da bütünlemeye kalanlara yönelik ilk dersane Reşadiye’de açıldı. Gündoğdu Meydanı’ndaki Gündoğdu Dersanesi’nin şubesiydi. Sahilden döner dönmez 40-50 metre ileride solda idi. Bir yıl sonra aynı dersanede üniversiteye hazırlık dersleri başlatıldı. Ben dersanenin ilk öğrencilerinden olduğumdan bunları çok net hatırlıyorum. O zamanki sınavlarda çok sayıda zeka testi sorusu vardı (”yukarıdaki şekille, aşağıdaki beş şekilden hangisi arasında benzerlik vardır" gibi). Dersanenin yakınında o zamanların en meşhur simitçi fırını olan Reşadiye Fırını vardı. Bütün simitçiler bu fırının simitlerini satardı. Simitçilerin “Çıtır çıtır! Reşadiye’nin bunlar! El yakmazsa para yok!“ diye bağırışlarını, akşamüstleri satış yaparken de başlarının üstündeki koskoca tepsileriyle “Akşiyam simitleri bunlar! Akşiyam!” deyişlerini hâlâ duyar gibiyim.


Yorumlar - Yorum Yaz