Ne İdik Ne Olduk - 2

NE İDİK? NE OLDUK?

 Osmanlı döneminde Haliç'te bir kıraathane

14 Ocak 2011, Cuma

İnsanlarımızda, Osmanlı döneminde mevcut olup da bugün mevcut olmayan vasıflar nelerdir? Bu kavramları, bu değerleri hangi nedenlerle ve ne amaçlarla kaybettik? Bunları tekrar kazanabilir miyiz?


Vakûrduk

"Türkler ağırbaşlı ve düşüncelidirler. Türklerin genel özellikleri olan ağırbaşlılık ve vakar, nezaket görüntüleri içerisindeki selamlaşma törenlerine büyük bir heybet katar." (Thomas Thornton, XIX. yüzyıl).

"Osmanlı Türklerinin milli ahlakından olan vakarın, ağırbaşlılığın tanımı kolay değildir. Dünyada huzur ve sükuna Türklerden daha eğilimli bir millet yoktur. Biraz olağan dışı bir şey, mesela bir ecnebi kıyafeti, garip bir şey, tuhaf bir yaratık gördüklerinde biraz durur, soğukkanlılıkla bakar, gülümser ve yollarına devam ederler. Sokakta toplanmak, sevinç veya hayret taşkınlıklarına kapılmak gibi haller hiçbir Müslüman Türk şehrinde görülmeyen şeylerdir." (Mouradgea d'Ohsson, XVIII. yüzyıl).

"Türk çocukları başka memleketlerin çocuklarına benzemiyor. Ne gürültü ediyorlar, ne de ağlayıp duruyorlar. Şarkta geçirdiğim üç seneye yakın zaman zarfında hiçbir Türk çocuğunun bağırıp çağırdığını işitmedim. Mektebe gittiklerini gördüğüm yavruların tavırları sakin, yürüyüşleri tıpkı yaşlı başlı Osmanlılar gibi vakurdu." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).


Hasbîydik

"Camilerde kürsü, şeref sandalyesi, özel olarak ayrılmış sıra diye bir şey görülmez, bu boş makamların Tanrı katında yeri yoktur. Camilerde yoksullara yardım veya caminin bakımı için bağış toplanmaz; orada mümini duadan ve murakabeden alıkoyabilecek hiçbir faaliyete izin verilmez." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).

"Kazanç isteği Müslümanların günde beş vakit namaz kılmalarına engel olmuyor. Müezzin ezan okuyunca bütün esnaf camiye koşuyor." (Edward Raczynski, XIX. yüzyıl).


Dilbazdık

"Türk milletinin o kadar tatlı bir konuşma tarzı vardır ki, bütün medeni milletlere örnek olabilir." (Charles Mac Farlane, XIX. yüzyıl).

"Öfke ile intikam duygularının ürünü olduğu kadar, kumarbazlığın da tabii bir neticesi olan küfürbazlık Hristiyan ülkelerinde müthiş surette kullanılıp durduğu halde, Türkiye'nin ne sokaklarında duyulabilir, ne de evlerinde işitilir. Bu halin bizim yüzlerimizi kızartacak ve bizi hayretler içinde bırakacak tarafı da şudur ki, Türklerin yalnız ağızlarında değil, gönüllerinde de küfür kelimeleri yoktur. Onlar yalnızca Vallahi diye Allah'a yemin ederler."  (Du Loir, XVII. yüzyıl).

"Türk kayıkçıları son derece naziktirler. Bir savaş durumunda dahi, karışıklıklar içinde bile insan hiçbir hakarete uğramadan ve hatta hiçbir küfür sözü işitmeden hedefe vardığını görünce hayretler içinde kalır." (Antoine Laurent Castellan, XIX. yüzyıl).

 Osmanlı mahallesi - Osmanlı evleri


Merhametliydik

Batı dünyasında hayvan hakları kavramı yirminci yüzyıl öncesinde söz konusu bile değilken, Birleşmiş Milletler Hayvan Hakları Bildirisi henüz 1948’de kabul edilmişken Osmanlı İmparatorluğu’nda bu hususlardan daha ilk dönemlerdeki kanunnamelerde bile bahsedilir. “Hasta, sakat hayvanlar çalıştırılamaz. Binek hayvanlarına semer vurulması mecburidir. Yük hayvanlarına ağır yük taşıtılması yasaktır; bu hususta dikkatli ve özenli olunmalıdır zira bu hayvanların dili olmadığı için yükün ağır olduğunu söyleyemezler. Bu konularda titizlik göstermeyen hayvan sahipleri uyarılacaktır. Uyarıya uymayanlar cezalandırılacaktır. Yalnızca yük ve binek hayvanlarının değil, bütün canlıların hak ve hukukunu kolluk kuvvetleri gözetecektir, çünkü bu konuda şer’i hüküm vardır.” (İkinci Bayezid devri İstanbul Belediyesi Kanunnamesi, 1502). Hayvanların hak ve hukukuna bile özen gösteren Osmanlı devlet yapısının, İslam dininde eşref-i mahlukat (yaratılmışların en şereflisi) olarak addedilen insan söz konusu olduğunda, insan haklarına ve hürriyetlerine saygı göstermemesi zaten mümkün değildir.

"Türkler canlı ve cansız mahlukatın hepsiyle iyi geçinirler. Ağaçlara, kuşlara, köpeklere, hasılı Allah'ın yarattığı her yaratığa hürmet ederler. Bizim memleketlerde başı boş bırakılan, eziyet edilen zavallı hayvanların hepsine şefkat ve merhametleri vardır." (Lamartine, XIX. yüzyıl).

"Türklerdeki merhamet duygusuna hayvanlar da dahildir. Birçok köyde binek hayvanları haftada iki gün çalıştırılmaz. Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlaşılır. Eğer bir evin bacasında leylek yuvası varsa, o bir Türk evidir." (Elisee Recus, XIX. yüzyıl).

"Türkler hayvanlara eziyet edilmesine ve onlarla eğlenilmesine çok kızarlar. Venedikli bir kuyumcunun başına gelen şu hadise buna iyi bir örnektir: Kuş meraklısı olan bu kuyumcunun tuttuğu kuşlar arasında rengi ve büyüklüğü bakımından kukumava benzeyen bir kuş vardı. Hayvanın gagası pek küçük olmasına rağmen, ağzını açtığı zaman bir insan yumruğu içine girebilecek kadar genişliyordu. Şakacı bir insan olan kuyumcu, bu tuhaflığından dolayı kuşu kanatlarından gererek kapısına asmıştı. Gagasını da bir çomak koymak suretiyle açık tutuyordu. Evin önünden geçen Türkler hayvanın halini görünce acıdılar. Böyle zararsız bir kuşa eziyet etmenin cinayet olduğunu söyleyerek adamı evinden dışarı çıkardılar. Yaka paça hakimin huzuruna getirdiler. Hakim ona ağır bir ceza vereceği sırada, Venedik Sefaretinden bir memur gelerek suçlunun kendisine teslimini talep etti. Kuyumcu, kendisini getiren Türklerin şiddetli itirazları arasında, hakimin merhameti sayesinde sefaretten gelen memura teslim edildi." (Ogier Ghiselin de Busbecq, XVI. yüzyıl).

"Türkler bir gülün bile yerde sürünmesine dayanamazlar." (Baron Wratislav, XVI. yüzyıl).

 Osmanlı döneminde Beyazıt


Şefkatliydik

"Erkeklerde de, kadınlarda da evlat sevgisi çok belirgindir. Türklerin hafta tatili olan cuma günleri ve özellikle ramazan ve bayram günleri sokaklarda Müslüman Türk'ün göğsünü kabartan oğlunun elinden tutup ağır ağır gezdirdiği, çocuk yorulunca kucağına aldığı, daima devam ettiği kahvede yanına oturtup şefkatle hitap ettiği, evladına tam bir ana özeniyle baktığı, ihtiyarlarından gençlerine kadar bütün diğer Müslüman Türklerin tütün çubuklarını bırakıp çocuğa ilgiyle baktıkları ve ileride, ihtiyarlıkta destek olacak bir oğul sahibi olduğu için babayı tebrik ettikleri görülür. Bu şefkat tezahürlerine başka memleketlerde de tesadüf edilir, fakat arada dağlar kadar fark vardır! Birtakım boş çıkar kaygıları, eğlence düşkünlüğü, çoğu defa kadınların da katıldığı ticaret dünyası, kısacası başka memleketlerin her şeyleri çocuklara karşı şefkati azalttığı halde, aksine Türklerdeki aile hayatı şefkat duygusunun bir merkezde toplanıp artmasını temin etmektedir. İşte bundan dolayı Türkiye'de çocuklar yetişip aile sahibi oldukları zaman analarıyla babalarını yanlarında bulundurmakla iftihar ettikleri ve küçükken onlardan gördükleri şefkate karşılık vermekle mutlu oldukları halde, başka memleketlerde çok defa çocuklar olgunluk çağına girer girmez analarıyla babalarından ayrılmakta, ekonomik endişeleri hususunda onlarla çekişe zıtlaşa münakaşa etmekte ve hatta bazen kendileri refah içinde yaşadıkları halde onları sefalete yakın bir hayat içinde bırakmakta ve ebeveynlerine karşı yabancılaşmaktadırlar." (A. Brayer, XIX. yüzyıl).


Hayırseverdik

Osmanlı devletindeki sayısız güzel geleneklerden biri, hali vakti yerinde olan ailelerin ramazan ayında iftara davet ettikleri misafirleri uğurlarken diş kirası adı altında bir miktar para veya kıymetli eşyayı hediye etmeleriydi. Bu sayede muhtaç durumda olanlara, gururlarını incitmeden yardım edilirdi.

"Hiçbir istisnası olmamak şartıyla bütün Türkler hayırseverdir; ne din farkına, ne de ihtiyaç sahiplerinin geçmiş fiil ve hareketlerine bakmaksızın bütün muhtaçlara yardım ederler. Çünkü onların nazarında herhangi bir şaki hayatını 180 derece değiştirip mükemmel bir velî olabilir. İşte bundan dolayı Türk hayrat ve hasenatından hiç kimse dışlanmaz." (Comte de Bonneval, XVIII. yüzyıl).

"Türklerin nazarında hayır ve hasenat yapmak imanın gereğidir. Türkler kadar kelimenin tam anlamıyla hayırsever olan hiçbir millet bilmiyorum." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).

"Türklerin riayet ettikleri İslam'ın beş şartının dördüncüsü de zekattır. Türkler bu şartın ifasında kusur etmezler, çünkü hayırseverliği severler. Din ve mezhep ayırt etmeksizin ister Müslüman, ister Hıristiyan, ister Yahudi olsun, bütün muhtaçlara yardım ederler. Bu yüzden fakir Türklere pek rastlanmaz. Kimisi daha hayattayken fukaraları besleyip kollar, kimisi ölürken hastane, köprü, kervansaray veya çeşme inşası için muazzam servet bırakır, bazıları ölürken köleleriyle cariyelerini azat eder, hayrat yapmaya imkanı olmayanlar ana yolların tamirinde çalışarak, yol boylarındaki su haznelerini doldurarak, sellerde suların civarında durup yolculara tehlike işareti vererek hayır işlerler ve bütün bunlara mukabil katiyen para almazlar ve eğer ücret teklif edilecek olursa para için değil, fisebilillah (Allah rızası için) çalıştıklarını söyleyerek reddederler." (M. Thevenot, XVII. yüzyıl).

"Hayır ve hasenat yapmak yalnız Kuran ile Türk imamları tarafından iyice telkin ve teşvik edilmiş olmakla kalmayıp, halk tarafından da o kadar sadakatle ve öyle bir el birliği ile tatbik edilir ki, bütün Türkiye’de dilenciliğin ne olduğunu hiç kimse bilmez." (Aubry de la Motraye, XVIII. yüzyıl).


Kanaatkârdık

“Türkler midelerine düşkün olmayan bir millet. Az gıda ile yetiniyorlar. İyi bir aşçıbaşının bu ülkede zengin olması mümkün değil.” (Jean de Chevenot, XVII. Yüzyıl).


İyilikseverdik

“İstanbul’da büyük duvarlarla çevrili devasa bahçeler vardır. Bu bahçe duvarlarının üstlerinde ve günün belirli saatlerinde birçok kedinin, hayırsever insanları bekledikleri görülür. Çünkü Türklerde, kazanlar içinde kaynatılan işkembe ve sakatat artıklarını, kenti dolaşarak bağıra bağıra satmak adettir. Türkler bu ayak satıcılarından aldıkları çeşitli yiyecekleri köpekler arasında mümkün olduğunca eşit biçimde dağıtırlar ve bu arada duvarlar üstünde bekleşen kedilerin de paylarını vermeyi ihmal etmezler. Çünkü dini emirlerin dışında kalan bazı şeylere Tanrı buyruğu gibi değer veren bu insanlar kedi, köpek, balık, kuş ve Tanrı’nın başka canlı ve konuşamayan yaratıklarına yiyecek sadakası vermekle Yüce Tanrı’nın gözüne gireceklerine inanırlar. Bu inançlarının bir sonucu olsa gerek, yakalanmış kuşları öldürmeyi büyük günah sayarlar ve bunları bir çeşit kurtuluş akçesi verir gibi, satın alarak azat etmekle Tanrı’nın hoşnutluğunu kazanmış olurlar. Balıklar için de sulara ekmek kırıntısı atarlar." (Baron Wratislav, XVI. yüzyıl).

"Yazın İstanbul'dan Sofya'ya giderken dağlardan yola inen köylülerin yolculara bedava ayran dağıttıklarını gözlemledim. Türkler bu dindarlık hareketlerinde fazla aşırıya kaçmaktadırlar; iyilikleri yalnız insanlar için olmayıp, hayvanlara, hatta bitkilere bile iyilik yapmayı bir görev bilirler." (Luigi Ferdinando Marsigli, XVIII. yüzyıl).

"Türk merhameti hayvanları da kapsar. Hayvanları beslemek için vakıfları ve ücretli adamları vardır. Bu ücretliler sokaklardaki sahipsiz kedi ve köpeklere yiyecek dağıtırlar. Sokaklardaki ağaçların aşırı sıcak havalarda kurumasını önlemek için fakirlere para verip sulatacak kadar kaçık (!) Müslümanlar bile vardır. Kasaplar her gün belirli sayıda kedi ve köpek beslemekle mükellef kılınır." (Jean Antoine Guer, XVIII. yüzyıl).

"Birçok insan sadece azat etmek amacıyla kuş satın alır. Bunu yapan Türklerden birine bir gün, yaptığı işin neye yaradığını sordum. Küçümseyerek bana baktı ve şu cevabı verdi: ‘Allah'ın rızasını kazanmaya yarar.’" (Jean Antoine Guer, XVIII. yüzyıl).

Osmanlı dönemi at arabası 


Temizdik

Batılılar temizliği Türklerden öğrendi. Avrupa'da bakımsızlık ve pislik yüzünden salgın hastalıkların kol gezdiği ve bu nedenle milyonlarca insanın öldüğü çağlarda Türklerin ülkesinde salgın hastalıklara rastlanmazdı.

"Türkler yıkanmayı sevdikleri için hem temiz, hem de sağlıklıdırlar. Bu gelenek dolayısıyla İstanbul’da çok fazla sayıda hamam vardır. Hatta en uzak, en küçük kasabalarda bile hamam bulunur. Zengin olsun, yoksul olsun tüm hamamlar aynı biçimde yapılır. Aralarındaki fark yalnızca süslemededir." (Jean de Chevenot, XVII. yüzyıl).

"Türk evlerinde temizliğe azami önem verilir. Döşeme tahtaları halılarla ve Mısır hasırlarıyla kaplıdır. Pabuçlarla kunduraların merdiven önünde bırakılması adet olduğu için odalarda, sofalarda çamurlara ve ayak izlerine tesadüf edilmez. Bütün evlerde haftada bir kere, döşeme tahtalarının silinmesine varıncaya kadar temizlik yapılır." (M. Thornton, XVIII. yüzyıl).


Sıhhatliydik

"Türkler çok yaşarlar ve az hasta olurlar. Bizim memleketlerdeki bir sürü tehlikeli hastalığın hiçbirini bilmezler. Öyle zannediyorum ki Türklerin bu mükemmel sıhhatlerinin başlıca sebeplerinden birisi sık sık hamama gitmeleri ve yiyip içmedeki itidalleridir. Çünkü az yemek yerler, Hristiyanlar gibi karmakarışık şeyler yemezler, içki alemleri yapmazlar ve daima idman yaparlar." (M. Thevenot, XVIII. yüzyıl).

Osmanlı dönemi sokağı 


Mahremdik

"Batı ülkelerinde bir evin içindeki yaşayış tarzı, daha dışarıdan bakıldığı zaman anlaşılabilir. Sokaktan geçenler perde aralıklarından, genç ya da yaşlı, güzel ya da çirkin başlar görürler. Fakat yabancı bakışlar hiçbir zaman bir Türk evinin içine nüfuz edemez. Eğer evdeki bir misafirin çıkması için kapı açılacaksa tam açılmaz, sadece aralanır. Hemen ardından da onu kapayacak birisi vardır. İçerisi asla sergilenmez." (Pierre Loti, XX. yüzyıl).

 Osmanlı döneminde Piyer Loti

Maddeler halinde serdettiğimiz ve sayısını daha da artırabileceğimiz bu örneklerden sonra, bizce sorgulanması gereken ve cevaplandırılması da şart olan bir tartışma konusu ortaya çıkmaktadır:


Bizde o zamanlar var olup da, bugün mevcut olmayan şey ya da şeyler nedir? Bu şeyleri, bu değerleri hangi nedenlerle ve ne amaçlarla kaybettik? Onları tekrar kazanabilir miyiz? Eğer cevabımız “evet” ise nasıl?


Kaynaklar

  • Büyük Türkiye Tarihi (14 cilt), Yılmaz Öztuna, Ötüken Yayınevi, 1979

  • Tarihi Hakikatler (2 cilt), İsmail Hami Danişmend, Kervan Kitapçılık, 1979

  • Bilinmeyen Osmanlı, Ahmet Akgündüz ve Said Öztürk, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1999

  • Küplüce'deki Köşk, Samiha Ayverdi, Hülbe Yayınevi, 1989


Yorumlar - Yorum Yaz