Ne İdik Ne Olduk - 1

NE İDİK? NE OLDUK?

Haliç'te Osmanlı kıraathanesi 

14 Ocak 2011, Cuma

İnsanlarımızda, Osmanlı döneminde mevcut olup da bugün mevcut olmayan vasıflar nelerdir? Bu kavramları, bu değerleri hangi nedenlerle ve ne amaçlarla kaybettik? Bunları tekrar kazanabilir miyiz?


Mûteberdik

Bir zamanlar İngiltere’deki Avam Kamarası’na (Millet Meclisi) milletvekili seçilebilmek için Türkçe bilmek bir tercih sebebi idi.

Yine bir zamanlar Hollanda Ticaret Odası toplantılarındaki oylamalarda oyların eşit çıkması durumunda Osmanlılarla alışverişi olan tüccarların oyu iki oy olarak sayılırdı.

Londra Ticaret Odası salonlarından birinde bir levha asılıydı eskiden: Türklerle alışveriş eden isabetli bir karar almıştır.


Timsâldik

"Ahlâk bakımından Türk sosyal yaşantısı bütün dünyaya emsâl gösterilmelidir." (Du Loir, XVII. yüzyıl).

"Türk kadınları öyle sanıldığı gibi ömür boyu duvarlar ardına kapatılmış değil. Dünyada, sanırım onlar kadar hoşça vakit geçiren az insan var." (La Baronne Durand de Fontmagne, XIX. yüzyıl).

“Bir Türk atasözü der ki: 'Kişi, bina yaptığı yere ağaç diker.' Biz ise bina yaparken ağaçları söküyoruz! İstanbul bir meyve bahçesidir. Bizim şehirlerimiz ise taş yığınları!” (Le Curbusier, XX. yüzyıl).


Medenîydik

"Girdiğimiz yer bir kahvehane, onun için kahve ısmarlıyoruz. Buraya ilk defa bir kadın ayağı basıyor olma ihtimalinin yüksekliğine rağmen, gelişimize kimse şaşırmamış gibi davranıyor.

Müşterilerin hepsi bizden tarafa bakmamak üzere anlaşmışlar sanki. Meraklılık şarklıların tenezzül etmedikleri bir davranıştır. Osmanlı şehirlerinde pek çok dükkânda alış veriş yaptık, bize kahve ve sigara ikram edildi, ancak alış veriş tamamlandıktan sonra, dükkân sahipleri en fazla nereden gelip, nereye gittiğimizi sordu, daha fazlası onları alakadar etmiyordu." (Knut Hamsun, XX. yüzyıl).

"İstanbul'da ve diğer Osmanlı şehirlerinde görülen emniyet ve asayiş, huzur ve güven ortamı hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak şekilde ispatlamaktadır ki, Türkler çok medeni insanlardır." (Sir James Porter, XVIII. yüzyıl).

"İstanbul'da 350 cami, 92 Rum ve Ermeni kilisesi, 8 Katolik kilisesi, 34 sinagog, 518 medrese, 35 kamuya açık kütüphane, 200 hastane, 100 imaret, 300 hamam, yüzlerce han veya kervansaray, zarafet ve temizlik bakımından Avrupa'da bir benzerine rastlanmayan gösterişli kışlalar bulunmaktadır." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).

 Osmanlı sofrası


Çevreciydik

Osmanlı Türkleri kurak günlerde ücretli insan tutup sokaklardaki ağaçları sulatır, göçmen kuşların dinlenmesi için saçak altlarına kuş yuvaları yapardı. Yere hiçbir zaman çöp atmazlar ve tükürmezlerdi.

"Türkler hiçbir zaman yere tükürmezler, daima yutkunurlar." (Luigi Ferdinando Marsigli, XVIII. yüzyıl).

"Türklerin tabiat güzelliklerine o kadar hürmetleri vardır ki, eğer bina inşa edecekleri arsada bir ağaç varsa, damlarının en güzel ziyneti saydıkları bu ağaç için yeterli bir açıklık bırakmak suretiyle binayı inşa ederler." (Lady Craven, XVIII. yüzyıl).


Disiplinliydik

"Türkler sabırlı, tahammüllü ve iktisatlı hareket ederler. Türk sistemini kendi sistemimizle mukayese edince istikbalin başımıza getireceği şeyleri düşünerek titriyorum. Bu ordu galip gelecek ve payidar olacak, biz ise mahvolacağız. Çünkü Türkler sarsılmaz bir kuvvete sahip oldukları gibi, kendilerine has zafer alışkanlıkları, güçlüklere tahammül kabiliyeti, intizam, disiplin, kanaatkârlık ve uyanıklık mevcut." (Ogier Ghiselin de Busbecq, XVI. yüzyıl).

"Savaş zamanında öyle sıkı bir disiplin vardır ki, hiçbir asker adaletsiz bir şey yapmaya cesaret edemez. Adaletsizlik yapan da acımasızca cezalandırılır. Gözcüler ve düzen sağlayıcılar vardır. Geçip gidilen yolların kıyısındaki bağ ve bahçelerden, sahiplerinin izni alınmaksızın bir elma bile koparılamaz." (Bartholomeus Georgievic, XVI. yüzyıl).


Haysiyetliydik

Avrupalı bir tüccar ülkemize gelerek bir kumaş imalathanesindeki malları beğenip hepsini satın almak istediğini belirttikten sonra, mal sahibinin vereceği kumaş toplarını denklerken bir top kumaşı vermeyip ayırdığını gördü. Bu hareketinin nedenini sorduğunda mal sahibi "Onu sana veremem, çünkü kusurludur." cevabını verdi. Yabancı tüccar "Ziyanı yok, onu da ver." demesine rağmen Osmanlı esnafı o kumaş topunu vermemekte direnerek, "Benim malımın kusurlu olduğunu söyledim, biliyorsunuz. Fakat siz onu kendi memleketinizde satarken, alıcılarınız orada benim bunları size söylemiş olduğumu bilmeyeceklerdir. Böylece müşterilerinize kusurlu mal satmış olacağım. Neticede Osmanlı'nın şeref ve haysiyeti rencide olacak, bizi de hilekâr sanacaklardır. Onun için bu sakat topu asla size veremem." diyerek kumaşı vermeyişinin sebebini izah etti.


Fazîletliydik

"Bir Avrupalı, bu ülke halkını ne kadar yakından tanır, onların içgüdülerini inceler, geleneklerinin sağlamlığını sezinlemeye çalışırsa, giderek, Türklerin yüce gönüllülüğüne o oranda daha çok hayran kalır." (Julia Pardoe, XIX. yüzyıl).

Osmanlı mahallesi - Osmanlı evleri 


Âdildik

“Yirmi küsur ırka mensup halk, Osmanlı’nın hâkimiyeti altında sızlanmadan, hiçbir şikâyeti olmadan, mesut yaşadı. Müslüman olsun, olmasın herkes arazi / mülk sahibi olabilirdi. Birçok Hristiyan, vergileri ağır ve adaleti belirsiz olan Hristiyan ülkelerindeki ana yurtlarını terk ederek Türkiye’ye yerleşti.” (Fairfax Downey, XX. yüzyıl).

Osmanlı başkentinde gayrimüslimlere ait olan ibadethane sayısının gayrimüslim nüfusuna oranı, Müslümanlara ait olan ibadethane sayısının Müslüman nüfusuna oranından çok daha fazla idi (Gayrimüslimlerin ibadethanelerinin sayısı, cami sayısının üçte birinden fazla idi). "İstanbul'da üç yüz elli cami, doksan iki Rum ve Ermeni kilisesi, sekiz Katolik kilisesi, otuz dört sinagog vardır." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).

"Belki de yakında himayeye muhtaç olacaksınız. Asla Rus'a yanaşmayın. Haindir, sizi yok eder. Fakat kendinizi Osmanlıya emanet edin. Adil ve merhametlidir." (Boğdan Prensi Büyük Stefan’ın oğullarına vasiyeti).

"Dünyada esirlere, kölelere, cariyelere ve hatta kürek mahkûmlarına Müslüman Türklerden daha iyi bakan ve daha iyi muamele eden hiçbir millet yoktur." (Mouradgea d'Ohsson, XVIII. yüzyıl).


Güvenilirdik

"Evlerin kapısının üstünkörü kapatıldığı ve dükkânların çoğunlukla açık bırakıldığı İstanbul'da her sene en fazla beş, altı hırsızlık vakası görülür." (A. Brayer, XIX. yüzyıl).

"Yol arkadaşım olan bir Macar subayının eşyasıyla kendi eşyamı nakletmek üzere bir köylünün yük arabasını kiraladım. Sandıklar, portmantolar, denkler, paltolar, kürkler, atkılar hep açıktaydı. Son derece nazik bir Türk bana refakat teklifinde bulundu. Köylü de öküzlerini koşumdan çıkarıp bizi bütün eşyamızla birlikte sokağın ortasında bıraktı. Ben onun uzaklaştığını görünce 'Burada birisinin kalması lazım.' dedim. Yanımdaki Türk hayretle sordu: 'Niçin?' 'Eşyalarımızı beklemek için tabii." dedim. Müslüman Türk şu cevabı verdi: 'Buna gerek yok. Eşyalarınız bir hafta geceli gündüzlü burada kalsa bile hiç kimse ilişmez.' Ben bu söze itimat ederek eşyaları bıraktım ve döndüğümde her şeyi eksiksiz, yerli yerinde buldum. Şunu da hatırlatayım ki, o bir hafta zarfında Türk askerleri mütemadiyen oradan gelip geçmekteydi. Bu vaka bütün İngiliz kiliselerinin kürsülerinden Hristiyanlara ilan edilmelidir! İçlerinden bazıları rüya gördüklerini zannedeceklerdir. Artık uykularından uyansınlar!" (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).

"Esnaf dükkânını kapatmayıp, biraz sonra geri döneceğini belirtmek için kapısının önüne bir bez çekiyor. Bu sonsuz güven, hizmete göre değer kazanıyor. İstanbul’da hırsızlık olaylarına çok az rastlanırmış." (Edward Raczynski, XIX. yüzyıl).

"Bu muazzam başkentte namaz saatlerinde dükkânların açık bırakılıp camiye gidildiği ve geceleri konut kapıları basit bir mandalla kapatıldığı halde, senede beş hırsızlık vakası bile olmaz. Baştan aşağı Hristiyanlarla dolu olan Galata ve Beyoğlu'nda ise hırsızlık olmayan bir gün bile yoktur; cinayet vakaları da pek çoktur." (F. H. A. Ubicini, XIX. yüzyıl).


Harambilmezdik

"Dükkânlardan öteberi satın alırken para kesemi ya da saatimi unuttuğum çok oldu. Bazen verdiğim paranın üstünü almadan çekip gittiğim de oldu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim dahi kaybolmadı, çünkü bu gibi durumlarda dükkâncılar arkamdan koştular ve hatta bulamadıklarında ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu'na bile adam gönderdiler. Ben bu Türk namusunun daha yüzlerce misalini sayabilecek vaziyetteyim. Bizzat kendi başımdan geçen vakalar otuzdan fazladır ve bunların hiçbirinde, hiçbir zaman Türklerin harama tevessül ettiğini görmedim." (Aubry de la Motraye, XVIII. yüzyıl).

"Osmanlı Türkleri diğer faziletleri kadar namusluluk, dürüstlük, doğruluk gibi Kuran hükümlerine dayanan iyi huyları yönüyle de takdire şayandırlar. Osmanlı Türklerinin övülmesi gereken faziletlerinden biri de verdikleri söze sadık olmaları, hemcinslerini aldatmaktan, emniyeti suistimal etmekten, insanların saflığından yararlanmaktan veya saflıklarını istismar etmekten vicdan azabı duymalarıdır. Kendi vatandaşlarına karşı bütün muamelelerinde hâkim olan bu görgüye, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bütün yabancılara karşı da uyarlar, yani Müslüman’la gayrimüslim arasında hiçbir fark gözetmezler. Faziletli bir toplumsal düzenin yürütülmesi bakımından olağanüstü değeri olan bu fikirler kanun esaslarından başka Kuran'ın şu güzel ayetlerine dayanmaktadır: Hiç kimseyi aldatmayın; ölçüyü tam doldurun; doğru tartın; sözlerinizde, yeminlerinizde kendi aleyhinize bile olsa doğruluktan ayrılmayın. Mukavelelerinizle pazarlıklarınızda hileden kaçının. El malını haksız yiyen, karnını yakacak bir ateş yemiş olur.” (Mouradgea D'Ohsson, XVII. yüzyıl).


Nâmusluyduk

"Milli ahlakı halkın orta tabakasında, yani zenginlerle fakirler arasındaki sınıfı oluşturan insanlar arasında aramalıyız. İşte bu tabakaya mensup olan Türkler arasında sosyal ve aile içi erdemler, kendi ihtiyaçlarına ve bilhassa ilk resuller devrine layık nazikâne görgü kurallarına uygun bir eğitim seviyesiyle birleşir. Namuslu olmak Türk tüccarının vasfıdır. Rumlarla karışık olmayan Türk köylerinde hayatın masumiyetiyle gelenek ve göreneklerin sadeliği şayanı takdirdir ve hilekârlıkla dolandırıcılık oralarda kesinlikle bilinmez." (Thomas Thornton, XIX. yüzyıl).

Osmanlı mahallesi - Osmanlı evleri 


Sâdıktık

"Türkler vaatlerine olağanüstü bir sadakat gösterirler." (Comte de Bonneval, XVIII. yüzyıl).

"Müslüman Türkler yeminleriyle ahitlerine de son derece sadıktırlar. Fakat Allah'ın adını ağızlarından düşürmemek alışkanlıklarına bakılırsa, sözlerine Tanrı’yı şahit göstermeden hiçbir şey söylemek istemedikleri anlaşılır. Bu durumda bir yemin ifadesi olarak Vallahi kelimesini kullanırlar. Kesinlik belirtmek için Billahi kelimesini de ilave ettikleri gibi, tam bir kesinlik ifadesi olması için Tallahi kelimesini de ilave ederler." (Mouradgea d'Ohsson, XVIII. yüzyıl).


Dürüsttük

"Haksızlık, fahiş kârcılık, tefecilik, tekelcilik ve hırsızlık gibi suçları Türkler bilmez. Kısacası ister dini inançlarından, ister ceza korkusundan dolayı olsun, öyle dürüsttürler ki, insan Türklerin dürüstlüğüne hayranlık duymaktan başka bir şey yapamaz." (Comte de Bonneval, XVIII. yüzyıl).

"Türkiye'de gasp olayları, dükkân ve ev hırsızlıkları, dolandırıcılık ve yankesicilik vakaları adeta yok gibidir. Savaş durumunda olsun, barış günlerinde olsun, yollar da evler kadar emindir. Özellikle ana yolları takip ederek imparatorluk arazisinin her tarafını mutlak bir güvenlik içinde baştan başa kat etmek her zaman mümkündür. Sürekli bir yolculukta, yolcu adedinin çokluğuna rağmen vukuatın fevkalade azlığına hayret etmemek elde değildir. Yıllar boyunca ancak bir tek vakaya tesadüf edilebilir." (Sir James Porter, XVIII. yüzyıl).

"İstanbul’daki Türklerin namuslu ve dürüst alışverişlerine hayran oldum. Hemen her gün Bedesten’e gidiyordum. Bizdeki alıcı ve satıcıların birbirlerini aldatmaya kalkışmalarına burada hiç rastlamadım." (Edward Raczynski, XIX. yüzyıl).

"Kayığa binen yolcu, arka taraftaki bir mindere oturur ve geriye yaslanır. Kürekçiler güçlü kollarıyla kürek çekip dalgaları kesmeye çalışırlar. Yüz ve omuzları güneşten yanmış, adeta tunçlaşmıştır. Geniş ipekten gömlekler giyer ve atlas kemer bağlarlar. Çok terbiyeli, dürüst insanlardır. İşlerini bir çeşit güzel sanat haline getirmeyi bilmişlerdir." (Gerard de Nerval, XIX. yüzyıl).

Osmanlı döneminde Tophane 


Terbiyeliydik

"Paşasından sokak satıcısına kadar istisnasız hepsinde birer derebeyi ihtişamı vardır. Hepsi aynı terbiyeyi görmüş ve bir nevi asalet vakarı içinde yetişmiş oldukları için, eğer kıyafet farkları olmasa, İstanbul'da bir aşağı tabakanın mevcut olduğunu ilk bakışta hiç kimsenin fark etmesine imkân yoktur. Gerçekten, görünüşe göre İstanbul'un Türk halkı Avrupa'nın en terbiyeli ve en kibar topluluğudur." (Edmondo de Amicis, XIX. yüzyıl).


Nâziktik

"İstanbul halkı Avrupa başkent halklarının en nazik ve en kibar olanıdır. Sokak kavgaları ender görülür. Kahkaha sesleri çok nadir işitilir. O kadar toleranslıdırlar ki, ibadet saatlerinde bile camileri gezilebilir, bizim kiliselerde gösterilen kolaylıkların çok daha fazlası görülür." (Edmondo de Amicis, XIX. yüzyıl).

"Türklerin bağırarak konuştuğunu duyamazsınız. Bir Türk ne kadar az konuşur ve ne kadar az hareket ederse etrafında o kadar çok saygı uyandırır. Türkler, hizmetkârlarına emirlerini el çırparak ya da kaş göz işaretiyle veriyorlar. Birbirlerine karşı gösterdikleri saygıyı da sessizce ifade ediyorlar." (La Baronne Durand de Fontmagne, XIX. yüzyıl).

"Müslüman Türk nezaketinden bahsetmek zorundayım. Nezaket Türklerin milli ahlaklarını teşkil eden sarsılmaz unsurların birisi ve aynı zamanda tabii bir neticesidir. Zaten Kuran'da nezakete ait ayetler vardır ve o mukaddes kanunun bütün düsturları gibi bu ayetler de Türklerde aynen ve harfiyen tatbik edilir."  (A. Brayer, XIX. yüzyıl).

"Bütün gezilerimde Türklerin hatırşinaslıklarıyla lütufkârlıklarını gösteren birçok durumla karşılaştım. Şahit olduğum olaylar beni bu milletin iyi kalpli ve insanı minnettar edecek hareketlere aşırı eğilimli olduğuna ikna etmiş oldu. İstanbul civarındaki gezintilerimde ben hep bu milletin lütufkârlığıyla misafirperverlik aşkına şahit oldum. Rastladığım hangi Türk'e yol sorsam, hemen bana rehberlik etme teklifinde bulunuyor, yiyecek ve içecek şeyler hususunda elinden gelen ikramda kusur etmemek suretiyle de hep aynı kibarlığı gösteriyordu." (L. H. Delamarre, XIX. yüzyıl).


Mütevâzıydık

"Müslüman Türkler arasında kibir ve gurur adeta bilinmez. Kuran'ın en şiddetle yasakladığı temayüllerin biri de budur. Bir taraftan da sürekli olarak alçak gönüllülük telkin edilir. İşte bundan dolayı Müslüman Türk'ün yürüyüşünde vakar ve ihtişam olmakla beraber, katiyen kibir ve azamet yoktur. Daima yavaş sesle konuşur, el ve kol hareketlerinde hiçbir zaman zorla hükmeden bir eda sezilmez, hizmetinde tatlılık ve kolaylık vardır." (A. Brayer, XIX. yüzyıl).

Maddeler halinde serdettiğimiz ve sayısını daha da artırabileceğimiz bu örneklerden sonra, bizce sorgulanması gereken ve cevaplandırılması da şart olan bir tartışma konusu ortaya çıkmaktadır:

Bizde o zamanlar var olup da, bugün mevcut olmayan şey ya da şeyler nedir? Bu şeyleri, bu değerleri hangi nedenlerle ve ne amaçlarla kaybettik? Onları tekrar kazanabilir miyiz? Eğer cevabımız “evet” ise nasıl?


Kaynaklar

  • Büyük Türkiye Tarihi (14 cilt), Yılmaz Öztuna, Ötüken Yayınevi, 1979

  • Tarihi Hakikatler (2 cilt), İsmail Hami Danişmend, Kervan Kitapçılık, 1979

  • Bilinmeyen Osmanlı, Ahmet Akgündüz ve Said Öztürk, Osmanlı Araştırmaları Vakfı, 1999

  • Küplüce'deki Köşk, Samiha Ayverdi, Hülbe Yayınevi, 1989


Yorumlar - Yorum Yaz