Bir Buca Gezisi

BUCA'DAN YAŞANMIŞLIK MANZARALARI

Bir Buca Gezisinin Ardından
 Perihan Kılıç

Perihan KILIÇ

15 Nisan 2011

Bu gün yine yağmur yağıyor. Ilık ılık rahmet düşmekte Buca’nın Arnavut kaldırımlı yollarına. Yeni yıkanmış taşlar, yeni yüzünü gösteren güneşin altında parlıyor. O taşların arasında baş vermiş küçücük yeşil filizler, yağan bu rahmeti ağızları açık, büyük bir iştahla emmekte. Ağızlarının kenarından taşan su damlaları, afacan bir çocuğun ağzının kenarında kalan çikolata artıkları kadar da umuda yol olmakla beraber sevimli görünmekteler.

  Buca'da bir sokak

Yürürken bu dar sokakta, bir efsun gibi Buca’nın eski evleri, izin verdiğiniz taktirde sizi bir başka dünyanın içine çeker. Sokaklar en fazla üç metre genişliğindedir. Beyaz boyalı bu evlerin pencereleri ve pencerelerin önünde yer alan pervazlarda bahara başını uzatmış çiçekler sarkar. Bu çiçekler genelde yukarı doğru değil de, büyük bir mütevazilikle aşağılara doğru salarlar kendilerini. Üst katlarında beyaz kanaviçe işli patiska perdeler ya da ucundan ilmek ilmek dantellerin sarktığı perdeler görülür. Evlerin üst katlarında dışarı doğru çıkıntılı cumbalar vardır.

Ben kızımı okula bıraktıktan sonra, Buca İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bir görüşme için giderken bu doyumsuz manzarayı yeniden yaşama fırsatı buldum ve sizlerle de paylaşmak istedim. 1868 yılında Baltacı adında bir Rum tarafından yaptırılan bina daha sonra İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü için restore edilerek tahsis edilmiştir. Anadolu'nun işgali yıllarında bir süre hastane olarak kullanılan bu yapı daha sonra Yunan generali Venezilos'un karargâhı olarak da kullanılmıştır. Tarihçesi bu şekilde olan binanın içini de beraberce gezelim.

 Buca Eğitim Müdürlüğü 

Binaya geniş ferah çiçeklerle bezeli bir bahçeden Buca’nın olmazsa olmazı Arnavut taşlarını adımlayarak giriyorsunuz. Girişte sağ tarafta bir kamelya ile yaz kış yeşil kalabilen ağaçlar var. Solda ise belki önceleri müştemilat olarak kullanılan, bu gün çay ocağı olan tek katlı bir yapı var. Ana bina tahta döşemelerle kapısını size açıyor. Binanın iç yüksekliği bugün uzun boyluların elini uzatıp ampul takacakları yapılar cinsinden değil. Yüksek bir tavana sahip, hatta merdiven bile durumu zor kurtarır diye düşünmeden edemedim. Alt katta odalar var. Bu odaların her birindeki şömineler hala geçmişten birer anı gibi tüm diriliği, albenisiyle arz-ı endamda.

Yine tahta merdivenlerle üst kata geçiyorsunuz. Tavan yüksekliği iki katı da içine alıyor. Pencereler dışa doğru derinlik verilerek yapılmış ve yüksek. Üst kat odalarındaki şömineler ve şömine çerçevelikleri el işlemesi desenlerle, kartonpiyerlerle süslenmiş. Kartonpiyer ilk olarak Buca’ya Levantenler tarafından getirilerek tüm ülkeye sonradan yayılmıştır. Duvarlarda küçük çıkmalarda raf görünümlü işlemeli yapılar mevcuttur. Bunlar o dönem gaz lambalarının konulması için yapılan yerlerdir. Ayrıca bazı odalarda, odadan yüksek bir örme perde ile ayrılmış banyo mahalleri mevcuttur. Bu örme perdeler yelpaze kanatları gibi iç içe geçmiş, estetik olarak örülmüş duvarlardır ve yarım elips şeklinde köşe ile birleşmiştir.

Dilerseniz size Buca hakkında biraz genel bilgi vereyim. Buca’da bu gün var olan eski yapıların neredeyse tümü Levanten evleridir. Aslına uygun olarak restore edilen bu evler genelde kamu hizmeti için kullanılmaktadır. Buca, tarihsel geçmişi ile bünyesinde çok önemli ve günümüzde de yaşayan eserler barınağıdır. George King Forbes, Gout, Prenses Borghese, Kont Dr. Aliberti, de Jongh, Dimostanis Baltacı malikâneleri, tarihi İngiliz Protestan kilisesi, su kemerleri, Buca’da yaşamış ve ölmüş birçok ünlü ailelerin mezarları, dar sokakları ve bugün bile birçok mimara ilham kaynağı olan Rum evleri ile zengin bir yapı kültürüne sahiptir.

Milat öncesi 138 ile Milat sonrası 395 yıllarını kapsayan Roma döneminde Şirinyer’de yapılan, tarihçilerin "akvadük kemerleri" dedikleri kemerler Kemer Çayı’nın öte tarafından kente gelen suyun akışını düzenlerdi. İki sıra halinde inşa edilen kemerlerin inşaatında taş, tuğla ve Roma harcı kullanılmıştır. Kızılçullu kemerleri (Şirinyer NATO altındaki su kemerleri) Bizans, Selçuklu ve Osmanlılar döneminde birçok kez tamir edilmiştir. Kızılçullu dedikten sonra üstat Necati Cumalı’yı anmazsak olmaz şimdi.

Kızılçullu Yolu
Hıdrellez günü Kızılçullu yolu
Beni herkes severdi çocukluğumda
Arabacı yanına oturtur,
Kırbacı bana verirdi.
Ben Fitnat Hanımın küçük oğlu,
Zayıf bir kızı severdim.
Gözlerinin içi gülerdi.
Hıdırellez güneşi,
Beraber tırmanmadık mı ağaçlara?
Siz kanatmadınız mı ellerimi?
Elma çiçekleri.

 Buca Kızılçullu Su Kemerleri 

Kız Kulesi Levanten Hacı Andoniyadis’e aittir. Bu taş yapının üst kısmına dıştan dolanan bir merdivenle çıkılmakta ve tepede dairesel, minare şerefesi şeklindeki teras üzerinde konik bir külah çatı bulunmaktadır. Hacı Andoniyadis öldükten sonra sahipsiz kalan bu kule ev, gençlerin buluşma yeri halini alır. Hafta sonlarında beldenin evlilik çağına gelmiş kızları kulede, erkekleri ise etrafında toplanmaktaydı. Tarihin akışında kule ev zamanla Kız Kulesi adını almıştır. Buca’nın bir Rum köyü olduğu, aynı dönemde Rumlar, Yahudiler ve Türklerin bir arada yaşadığı, Avrupalı işadamları ile ailelerinin de Buca’da yaşadıkları, bunun beldenin kültüründe, gelişme ve zenginleşmesinde önemli bir etken olduğu tarihçesi arasında yazmaktadır.

 Buca Kız Kulesi 

Şimdi yeniden eski Buca’nın Arnavut kaldırımlı dar sokaklarında beraberce adımlayalım. Zaman içinde bir yolculuğa çıkıp, birbirine çok yakın pencereleri olan evlerin eski sahipleri ile bir arada yaşadığımızı düşünelim. Ayşe teyze komşusu Mari teyzeyi el işlemeli fincanını göstererek kahve içmeye çağırıyor. Şöminelerdeki kor ateşe sürülen bakır cezvelerde mis kokulu Türk kahvesi, gramofondan yayılan Hacı Arif Bey’in Segah makamındaki şarkısı eşliğinde içiliyor.

Olmaz ilaç sine-i sad-pareme
Çare bulunmaz bilirim yareme
Baksa tabiban-ı cihan çareme
Çare bulunmaz bilirim yareme

Kasdediyor tir-i müjen canıma
Gözleri en son girecek kanıma
Şerhedemem halimi cananıma
Çare bulunmaz bilirim yareme

Tam kahveler bitmek üzereyken, sokaktan eşeği ile razaki üzümü satan Hilmi dedenin sesi duyuluyor. Hesapsız kahkaha atan Katina elinde makası ile, cumbada oturan Mahmure’nin rastık çekili gözlerine bakarak gülümsüyor. Akşama doğru sokak daha da hareketleniyor. Sulanıp tertemiz süpürülmüş Arnavut taşlı sokaklarda; pencere kıyılarındaki çiçekler sulanmış; hanımeli, sardunya, leylak kokularının usareleri birbirine karışıyor. Bahçelere kurulan geniş sofralarda çipuralar mangallara dizilerek hazırlanıyor. Evlerden buram buram nefis yemek kokuları sokaklara taşamaya başlıyor.

Girit kültürünün tüm özelliklerini taşıyan bir mutfağa sahiptir Buca insanı. Ben Malatyalı olmama rağmen bu ot kültüründen nasibimi aldım. Tadına doyum olmayan değişik ot yemekleri sofranın başköşesindedir. Sarmaşık, ebegümeci, ısırgan, cibez, stifno, turpotu, kenger, hindibağ, şevketi bostan, gelincik, labada, kuşotu, sinirotu, helvacık, radika, deniz börülcesi, kuşkonmaz, arapsaçı, marata, tarla çakısı, tarla çivisi, suteresi o ot yemeklerinin en lezzetlilerindedir. Zeytinyağı ile adeta baştan yaratılan birbirinden lezzetli bu ot yemekleri aslında balık sofrasının başlangıç merhalesidir. Nefis İzmir midyesi ve kalamarı ardından yazın barbun, kışın dilbalığı, dört mevsim çipura yanında roka ile takdim edilir.

Elinde bir tabak bol limonla zeytinyağı eşliğinde tatlandırılmış ısırgan salatası ile gelen Nuriye teyzeye seslenir Mari teyze, “Yine ot mu toplamaya gittin bre Nuriye? Hiç haber de vermedin!” Osman amca bir fıkra anlatarak olaya katılır, “Ah siz Giritliler yok musunuz? Giritli ile bir keçi bahçeye ota gitmişler. Onları görenler bahçe sahibine haber vermiş. Bahçe sahibi adamlarını yollamış ve demiş ki, "Çabuk Giritliyi dışarı çıkarın, keçi kalsın." Neden diye soran adama, "Bilmez misin bre? Keçi doyana kadar yer. Ya şu Giritlinin gözü ota doyar mı? Dibine darı ekene kadar bırakmaz." der.

Isırgan otu, radika, ebegümeci karışık otlarla salata, börek yapılır ya da kavrulur. Güllaç, ekmek dolması, ekmek kadayıfı Buca ve İzmir’in vazgeçilmez ramazan tatlarıdır. Oruçlu olduğunu bildikleri Türk komşularına kokusu rahatsızlık vermesin diye yemekler sıkı sıkı kapatılmış kapılar ardında yenilirdi. Buca’da Türk, Yahudi ve Hıristiyan mezarlıkları vardır. Bu mezarlıkların ziyaretçileri arasında üç dinden insanlara rastlamak mümkündür.

Dostluk, barış, kardeşlik ve birçok kültüre tanıklık etmiş asırlık eserleri ile Buca görülmeye değer bir yerdir. Yeni ve önemli yapıları da vardır. Sevgi, barış ve dostluğun sembolü olan dünyaca ünlü Mevlana’nın devasa heykeli İzmir’in Buca ilçesine dikildi. Buca’nın en yüksek yeri olan Tıngırtepe’ye kaidesiyle gaberesi 23 metre olan ve dikildiği tepeyle birlikte yer seviyesinden 73 metre yüksekliğe kavuşan Mevlana Heykeli, deniz seviyesinden 160 metrelik yüksekliğiyle, İzmir’in büyük bir kesiminden görülebiliyor. Heykelin bulunduğu yerden İzmir’i tüm ihtişamı ile hele de akşamları ayrı bir güzellikte izlemek mümkündür. Heykelin çevresine semazenler yerleştirilen rekreasyon alanı içinde kafeterya, yürüyüş yolları ve oturma grupları yer alıyor. Zaman zaman yapılan neyzenlerin üflemeleri ile hayat bulan nağmelere hazır olun. Ruhunuzun derinliklerini okşayacaktır.

 Buca Mevlana Heykeli 

Buca-Yeşildere yolu üzerine yapılan Atatürk rölyefi 42 metrelik boyuyla Türkiye’nin en büyük, dünyanın ise onuncu büyük rölyefidir. Ayrıca hipodrom yanındaki at ve fil heykelleri de çok güzel yapıtlardır.

Eski ve yeni Buca’yı kısaca size tanıttıktan sonra kendime sorduğum Lozan Barış (!) Anlaşması'nın öncesinde birbirine komşuluk ve dostluk bağıyla bağlı olan bu insanların ilişkilerini, göçlerini, küskünlüklerini, özlemlerini hep merakla dinlemiş ve okumuşumdur. Mübadele sürecini; onlar giderken, oralardan dönen muhacirlerimizi; acılarını, sevinçlerini de bir başka yazımda dilim döndüğünce anlatma kararına vardım yine bugün. Ne diyeyim? bir başka gün yine buluşmak dileği ile. Gün ola hayrola.


Yorumlar - Yorum Yaz