Onlar da mı Yalandı

ONLAR DA MI YALANDI?

 Yılmaz Erdoğan

Yılmaz ERDOĞAN

Benim çocukluğumda soframıza kuşlar konar, rüyalarımıza melekler uğrardı.

Kapımızdan yoğurtçu, bahçemizden ishakkuşu, kalbimizden yeni çıkan şarkılar geçerdi.

Kışın bir sobamız olurdu, sobanın yanında bir kedimiz, kedinin önünde yün yumağı.

Bir hayat bilgisi fotoğrafı gibiydik.

Yerli malı kullanan; yurdunun üç tarafı denizlerle çevrili; kuru incir, üzüm, fındık, tütün, çay, narenciye, kavun, karpuz yetiştiren; kuru üzüm, incir satan. Karşılığında çamaşır makinesi, radyo ve otomobil alırdık.

Bir toprağın fertleri, biraz yoksul, biraz mütevekkil, biraz mahcup, biraz kırılgan, biraz naif, ama hep umutlu insanlardık.

Özlerdik; memleketimizi, halamızı, ince doğranmış bir dilim pastırmayı, yurttan sesler korosunu, akşam komşuluklarını, radyo tiyatrolarını, sabah ezanını, kalaycıyı, bozacıyı, Münir Nurettin şarkılarını, Orhan Boran yarışmalarını, kandil gecelerini, duvarlarımızın sarmaşıklarını, bakkalımızın utana sıkıla veresiye hatırlatmalarını, okul önü koz helvalarını, akşam oturmalarını ve hayatı.

Top oynardık, ip atlardık, kedi kovalar, taşlarla birbirimizin başını yarar, mahalle savaşları çıkarır, gece olunca da tutar babalarımızın elinden yazlık sinemaya gider, Sadri Alışık, Vahi Öz, Belgin Doruk, Cüneyt Arkın seyreder, Olimpos gazozlar içer, güler, eğlenir bağırır, çağırır, dönerken yıldızları sayardık. Sıkı çocuklardık.

Hepimizin birer yıldızı vardı. Onlara isim takardık, onlar da bize isim takardı. Pus ve dumandan önce bu şehrin geceleri göz kırpan ve isimleri takılan yıldızları vardı. Benim yıldızıma Mehlika adını vermiştik.

Biz kimseden yana değildik, kimsenin de bizden yana olmasının istediği birileri olmazdı.

Bir değirmendeydik öğütülen, öğütülürken türküler söylenen, buğday başaklarına benziyorduk. Ben çorbalardan tarhanayı, yemeklerden kuru fasulyeyi, sigaralardan Yeni Harman’ı belki bunun için çok sevdim.

Yollar bozuk, musluklar bozuk, ziller bozuk, paralar bozuk ama adamlar sağlamdı.

Bu şehrin yıldızları vardı. Saçlarına kurdeleler takan, çivitle yıkanmış beyaz çoraplarına leke bulaşmasın diye su birikintilerinden sakınan, gözleri önlerinde, yürekleri ve beslenme çantaları ellerinde küçük çocukları vardı bu şehrin.

Bu şehrin yıldızları vardı. Ben Fenerbahçe’yi, amcam Vefa’yı tutardı.

Konya tahıl ambarı, Mersin muz cennetiydi.

Taksim’den Fatih’e troleybüs kalkar, Şişhane’de mutlaka raydan çıkardı.

Vallahi hayat zor fakat çok matraktı. Muammer Karaca adına bir tiyatro binası yoktu, bizzat kendisi vardı.

Başımız ağrırdı komşumuz vardı, gönlümüz daralırdı komşumuz vardı.

Çorbamızı, umutlarımızı, memleket kadar kalbimizi paylaştığımız komşularımız vardı.

Geceleri bekçimiz, gündüzleri sütçümüz, bizim kadar zayıf da olsa nohuda, makarnaya alışmamış olsa da sarman adında bir kedimiz, ceplerimizde kırık misketlerimiz, çamur bulaşığı ellerimiz, ve gülümseyen bir yüzümüz, göstermekten utanmayacağımız bir içimiz, bir araya gelerek çektirebileceğimiz bir aile fotoğrafımız vardı.

Bir sabah bütün iyi şeylerin Ayvansaray İskelesi'nden hayal ülkesine doğru demir alan bir Şirket-i Hayriye vapuru gibi aramızdan ayrıldığını gördük.

Sonra Ayvansaray’ın sularının çekildiğini yazdı gazeteler.

Süheyla Hanım'ın, Raci Bey'in, Melahat Mehveş Abla'nın, Niko’nun, Ercüment Efendi'nin çekildiğini ise yazmadılar nedense.

Ama yok, ama yoklar! Ne Harman sigarası kaldı geriye, ne Olimpos gazozu, ne Sadri Alışık.

Kalan bir tortuydu belki, belki kırık bir rüya denizi, belki suya düşürdüğümüz suretimizin cep aynamıza nüktedan bir yansımasıydı her şey, her şey Maltepe sigarasının her arandığında her bakkalda bulunabilmesi ile büyüsünü kaybetmişti belki de, belki de biz bir rüya görmüştük.

Hadi hepsi yalandı.

Hadi hepsi hayaldi.

Hadi hepsini ben uydurmuştum.

Ama rüyalarımızın melekleri ve sofralarımızın konukları kuşlar?

Ya onlar?

Onları siz görmediniz mi?

Sizin de sofranıza konup rüyalarınıza uğramadılar mı?

Onlar da mı yalandı?


Yorumlar - Yorum Yaz