Mazideki İzmir Fuarları

MAZİDE KALAN FUARLAR

 İzmir Basmane 1976 - İzmir Fuarı

Erdal ÖNAL

24 Haziran 2010, Perşembe

Çocukluğumda radyo daha evlere yeni yeni giriyordu. 1950’li yılların başlarında almıştık ilk radyomuzu; AGA marka idi. Radyo aldığımızı duyan komşular bize radyo görmeye, akşam olunca da ajans haberlerini dinlemeye gelirdi. Radyomuzun üstü annemin özenle yaptığı dantel örtülerle örtülürdü. Bize de "sakın ellemeyin, bozulur" diye sık sık tembihlenirdi. Ama ahşap zeminli odada kimsenin olmadığı anları gözler; parmağımı değdirip, değdirip kaçardım. Sabah, öğlen, akşam, davûdî sesli bir spiker çıkıp haberleri okurdu. Bir sonraki haber saatini beklemek bayağı heyecanlı olurdu. Hiç unutmam, haber saatinden beş on dakika önce radyonun etrafında toplanırdık. Ramazanda topun atılışını bekler gibi haberleri beklerdik.

Aradan geçen sekiz on sene sonra ben lise okumak için Karşıyaka’ya teyzemlerin evine gittiğimde de radyo hala popülaritesini koruyordu. 1849 sokaktaki evlerin çoğunda radyo yoktu. Misafirlikler hala ajans saatleriyle birleştirilirdi. İnsanlara keyif veren en büyük faaliyet, sayıları on beşi bulan yazlık sinemalara gitmekti. Onun için de akşamüstleri ağızlarına dayadıkları huni biçimli âletle hangi sinemada hangi filmin oynadığını sokak sokak gezerek duyuran çığırtkanlar ile yanlarındaki filmin afişini taşıyan arkadaşlarının geçişini hiç kaçırmazdık. Zamanla çığırtkanlar faytonlara binmeye başladı; sonra da Anadol kamyonetlerin üzerine hoparlörler monte edilerek. Çığırtkanlık çağdaşlaştı ama her dönemde duyuruların sonundaki ”aşk, ihtiras, intikam, hepsi bu filmde” tekerlemesi hiç değişmedi yıllarca.

Sinemalarda filmler haftada bir değiştiğinden, haftanın altı akşamı eskilerde olduğu gibi hep kapı önü sohbetleri şeklinde devam ederdi. Gençler sokak aralarında arabaların olmadığı dönemlerde bisiklete binmenin tadını çıkarırken, büyükler önce çiğdemlerini çitler, sonra da tuzdan kuruyan dudaklarını çay veya gazozcu Nedim’in haşlama gazozuyla ıslatırlardı. Her ne kadar gençler, çocuklar, bisiklete binse veya 60 vatlık sokak ışıklarının altında saklambaç oynasa da, akılları hep akşamın “ikram saatleri”nde olurdu.

Nedendir bilmem, sahildeki Portofino ve Akvaryum Gazinolarına gitmek hep hafta sonlarına denk getirilirdi. Öyle olunca da bu iki gazinoda hafta sonları iğne atsan yere düşmezdi. Çok sık olmasa da 1960 yılları öncesinde bazen sarmalar, dolmalar, haşlanmış yumurtalar gündüzden hazırlanır, vişne reçelinin artan suyu daha da sulandırılarak vişne şerbeti yapılıp şişelere doldurularak filelerle sahile taşınılırdı. O yıllarda iskelenin hem sağında, hem solunda deniz suyu çekildiğinde ortaya çıkan kayaların üzerine oturularak akşam yemekleri yenirdi. Deniz hasreti iç kısımlarda oturanlarca böyle giderilirdi. Yanımızda içme suyu götürmezdik çünkü iskelenin sağındaki artezyenden sürekli Yamanlar suyu akardı. İskelenin önündeki geniş beton alanda yarım saati beş kuruşa bisiklet kiralamak da keyfimize keyif katardı. Sanırım Karşıyakalı çocukların çoğu bisiklet binmeyi böyle öğrendi çünkü 1960 öncesi fakirlik yıllarında ailelerin çocuklarına bisiklet alması çok büyük lükstü. O yılların bisikletleri Rale, Miele markaydı; ciddi ve pahalı bisikletlerdi.

Kapı önü sohbetleri, yazlık sinemalar, iskeledeki gazinolar, akşamüstleri sahil turlamalarından büyük keyifler alsak da, İzmir’de yaşayanların her yıl en büyük özlemi Fuar’dı. O yıllarda Fuar 20 ağustosta açılır, 20 eylüle kadar sürerdi. Heyecanımızı yenemez, temmuz başlarından itibaren sık sık yolumuzu Fuar'a düşürürdük. Dev bir şantiyeye dönüşen Fuar'daki hazırlıkları heyecanla eşe dosta aktarırdık. O yıllarda Fuar İzmirli gençler için çok önemli çalışma alanı idi. Pavyonlarda reyon görevi, büfeler, hediyelik eşya stantları, gazinolar derken binlerce genç çalışırdı Fuar'da. Ama kim ne derse desin bu işlerin en popüler olanı pavyonlardaki stantlarda çalışmaktı.

O yıllarda yüze yakın devlet katılırdı İzmir Fuarı'na. Fuar'ın açılış günleri ana- baba gününe dönerdi. Açılışları mutlaka dönemin başbakanı veya sanayi bakanı yapardı. Lozan Meydanı gelinler gibi süslenir, açılış törenine katılanların sayısı on binleri bulurdu.

1960 öncesinde Fuar'a banliyö trenleri ile gidilirdi. Çiğli-Basmane-Çiğli banliyö trenleri akşam saatlerinde seferlerin sıklaştırılmasına rağmen hınca hınç dolardı. Trenin basamaklarında bile yer bulunmazdı. Sonraki yıllarda Uzak Doğu ülkelerindeki salkım saçak yolcu trenlerinin fotoğraflarını gördükçe aklıma hep Fuar döneminin banliyö trenleri geldi. 1960 sonrasında Belediye, Karşıyaka ile 26 Ağustos Kapısı arasında otobüs işletmeye başlayınca Karşıyakalılar Fuar'a gidip gelme eziyetinden kurtuldu.

Aman Allah'ım, ne büyük keyifti pavyon pavyon dolaşmak, her stanttan ne işe yarayacaksa, kucaklar dolusu broşür toplamak. Almanya pavyonunda son model Mersedes'leri, ambulansları, itfaiyeleri araçlarını, İngiliz pavyonundaki koca koca makineleri, Amerikan pavyonundaki uzay aracı maketlerini, Sovyet pavyonundaki hantal aletleri, Pakistan pavyonundaki hazaran koltukları, ahşap paravanları, ipek dokuma giysileri tekrar tekrar gezmek, sonra da bitap bir vaziyette son otobüsle Karşıyaka’ya dönmek, dönerken de "kim daha fazla broşür topladı" yarışına girmek ne güzeldi.

İzmir Fuarı Lunapark 1979
Lunapark 1979

Ailecek gittiğimiz zamanlar, ucuza mal etmek için yemekler evden götürülürdü. Genellikle de kol böreği tercih edilirdi. Önce Lunapark'ta çocukların kurtları dökülür, karanlık çökünce de Etnoğrafya Müzesi'nin karşısına, Paraşüt Kulesi'nin tam arkasına gelen uzun havuzun çevresinde boş bank bulmak için çocuklar görevlendirilirdi. Mis gibi börekler, sarmalar dururken aklımız hep sandviç veya tostta olurdu. Karnımız doyduktan sonra pavyonları gezmeye başlardık. Turyağ ve Tariş’in pavyonlarını pek severdik. Turyağ pavyonundaki köpük havuzundan bir avuç köpük almak veya sabundan yapılmış mis gibi kokan minik heykelcikler (bizde hâlâ bir tane var) büyük keyif katardı çocukluk dünyamıza. Tariş pavyonunda üzüm şırası içmek de hâlâ unutamadığım tatlardan biri. Paraşüt Kulesi'nin çevresindeki hediyelik eşya satıcıları da mutlaka uğranan yerlerdendi. Kolyeden küpeye, Beyaz Zambak kolonyasından Karesi Kolonyasına, Afyon kaymağından İzmit pişmaniyesine ne ararsan bulunurdu orada. Büyükler hediyelik eşya ile ilgilenirken, biz de paraşütle atlayanların düşüp düşmeyeceklerine bahse girerdik. Eğer atlayan düşmezse bir alkış tufanı ile ödüllendirilirdi. O yıllarda Yeni Asır ve Demokrat İzmir gazeteleri her gün bir önceki gün Fuar'ı ziyaret edenlerin sayısını verirdi. Ben 80-100 binleri çok net hatırlıyorum. O yılların Fuar'ından unutamadığım bir başka anı da her akşam Fuar'da onlarca kayıp çocuk anonsunun yapılmasıydı. ”Üzerinde kırmızı elbise, yeşil ceket, beyaz ayakkabısı olan başı kurdeleli on yaşlarında bir kız çocuğu bulunmuştur.” gibi anonsları, fonda duyulan ağlayan bir çocuk sesi daha etkileyici yapardı.

Geceden artan zaman olursa bir gazinonun yakınında zamanın ünlülerini uzaktan dinleyerek yorgunluk atar, sonra yorgun ve bitkin olarak dönüşe geçerdik. O yıllarda Fuar ses sanatçılarının arenasına dönerdi. İstanbul’daki bütün ünlü şarkıcılar adeta İzmir’e akardı. Sanat güneşimiz (Bu deyimi çok seviyorum çünkü yakışıyor.) Zeki Müren nerede sahneye çıkıyorsa en popüler gazino orası olurdu. Diğer gazinolarda Safiye Ayla, Müzeyyen Senar, Behiye Aksoy, Neşe Can, Güneri Tecer, Nevin Demirdöğen, Ahmet Üstün, Ahmet Sezgin, Saniye Can, Muazzez Türing, Celal Şahin sahne alırdı. O yıllarda Muazzez Abacı, Seçil Heper, Hülya Sözer, Bülent Ersoy daha yoktu ortalıkta. Ferdi Özbeğen, bahçesinde mini golf oynadığımız Kübana Gazinosu’nda arabesk müziğin temellerini atmakla meşgûldü. Gazinolar kadar her yıl Fuar'a gelen sirkler ve buz revüleri de popüler mekânlardandı.

 İzmir Fuarı Gazinoları

O yıllarda evlerin yüklüklerinde fazladan birkaç yatakla yorgan olurdu. Taşrada oturan akrabalarla yıl boyunca mektupla hasret giderilirken, Fuar zamanı gelince olan biten akraba İzmir’in yolunu tutardı. Eline birkaç kilo zeytinyağı, zeytin, kuru üzüm, ceviz, pekmez gibi taşra ürünlerini alanlar soluğu İzmir’de alırdı. Yemekler koca koca tencerelerde pişerdi. Çok kalabalık olduğundan kadınlar bir odada, erkekler bir başka odada balık istifi yatardı. Yalnız bizim evde mi böyle olurdu? Yoksa pek çok evde de manzara böyle miydi, bilmiyorum. Ama 25-30 kişi Fuar'a gittiğimizi çok iyi hatırlıyorum.

Şimdilerde ne zaman 20 Ağustos gelse ben hep o yıllara giderim. Bir köşede oturur, dalar giderim elli yıl öncesindeki geçmişime. Pek de keyiflenirim bunları düşünürken.

Bundan iki üç yıl önceydi. Sıcak bir haziran gününde yolumu Fuar'a düşürdüm. Bir kapısından girdim, bir başka kapısından çıktım. Aman Allah'ım! Bizim o güzelim Fuar'ımızı otopark yapmışlar. Bir zamanlar eşek arabalarına, daha sonraları da mini trenlere mekân olan, Fuar'ı çepeçevre dolaşan yol şimdi yerini yürüyüş bandına bırakmış. Artık ne hayvanat bahçesi yakınındaki pipisinden su akan çocuk heykeli, ne de ağzından su fışkırtan üç at heykeli duruyor yerinde. Binlerce otomobil almış binlerce insanın yerini. Çıt çıkmıyor hiçbir yerden. Biliyorum, sesi çıksa “nerede o eski yıllar” diye bağıracak benim Fuar'ım. Ama Fuar'ın o dilinden kaç kişi anlayacak, derdine kimler ortak olacak, bilmem. Lâkin geçmiş yıllara üç tanık vardı o gün orada; ben, kuşlar ve ağaçlar!


Yorumlar - Yorum Yaz