Her Şey Kapımıza Gelirdi

ESKİ KARŞIYAKA'YI YAZMAM GEREK

  1960larda Karşıyaka İskelesi

Erdal ÖNAL

11 Mayıs 2007, Cuma


HER ŞEY KAPIMIZA GELİRDİ

Benim penceremden 1955-1970’li yılların Karşıyaka'sına baktığınızda tam bir satıcı cenneti çıkıyor ortaya! Kimden başlayacağıma bir türlü karar veremedim. Saatlerce gezdim geçmişimde. Sonunda Mösyö’de karar kıldım.

Mösyö Karşıyaka’da yaşayan bir Musevi idi. İzmir’de çok büyük bir manifatura mağazası, Karşıyaka’da ise tekerlekleri küçük olan dört tekerlekli at arabasından bir şubesi vardı. Takvimini sadece hanımların bildiği, haftanın belli günlerinde sokakların belli noktalarına gelir, elindeki okul ziline benzer zili çalmaya başladı mı, elini durulayan hanımlar soluğu arabanın başında alırdı. Üstü kapalı, yanlarında kapakları olan at arabasının her kapağının altı âdetâ bir reyondu. Bir kapak açıldı mı basmalar, bazenler, krepler, ipekliler; öteki kapağın içinde perdelikler, tüller, kadifeler, pijamalıklar, gecelikler; bir başka kapağın altında hazır gömlekler, yatak örtüleri, sabahlıklar, gecelikler; ne ararsanız vardı; yok, yoktu. Para önemli değildi. Mösyö’nün boynuna çapraz astığı sözlük kalınlığındaki kara kaplı defterde adı olmayan Karşıyakalı hanım yoktu. O zamanlar taksitli satış bilinmezdi. Demek Karşıyaka’ya taksitli satış kültürünü Mösyö getirmişti. Ama onun taksitleri aydan aya değildi; "eline geçince ödersin" derdi. Bazıları borcunu haftada bir, bazıları ayda bir, hatta bazıları iki ayda bir öderdi. Arabada olmayan mal bir dahaki sefere mutlaka gelirdi. Alacaklar deftere sabit kalemle yazılır, ödenen taksitlerin üstü çizilir, asla silinmezdi. Müşterinin şeceresi daima göz önünde olsun diye! Arabacılar Sokağı'ndaki iki katlı bir evde oturan Mösyö, sanırım 1970‘li yılların başında İsrail’e göç etti. Ama belleklerimizdeki yeri bu kuşak yaşadıkça hiç silinmeyecek.

O dönemlerde çarşıda "sarı araba" diye bir çerçi dükkânı vardı. Onun da yıllarca Karşıyaka sokaklarında sarı arabası ile satış yaptığını, işleri iyi gidince çarşıda dükkân açtığını çok duymuştuk. Sarı arabasına olan vefâsından dolayı da dükkânının adı Sarı Araba olmuştu. Sarı araba dükkân olunca sokaklardaki onun boşluğunu çerçi Güngör doldurmuştu. Bisiklet jantlı dört tekerlekli arabası ile bütün Karşıyaka’yı dolaşırdı. O küçücük arabasında makaradan masuraya, iğneden ipliğe, renk renk kurdeleden fermuara, bebe lâstiğinden gaz lambası fitiline kadar her şey bulunurdu. Sonraki yıllarda o da çarşıda dükkân açtı. Sokaklarda gezerken Mösyö gibi onun da geldiği zille duyulurdu. Ama hiçbir Karşıyakalı kadın zillerin sesini birbirine karıştırmazdı.

Zübeyde Hanım Caddesi ile Nergis arasındaki alan tamamen bahçelerle doluydu. Orada bahçesi olanlar her sabah topladıkları sebzeleri, meyveleri, yeşillikleri at veya eşek arabasına doldurup satışa çıkarlardı. Kadife patlıcanlar, ince kabuk dolma biberler, çiçeği burnunda kabaklar, kınalı boyalı barbunyalar, Yamanlar'ın domatları, yağlı marullar, mis kokulu tereler, rokalar hane kapılarının önünden geçerdi. Karşıyakalılar o zamanlar sebzenin, meyvenin hasını yerdi. Bornova’dan gelen "dilsiz", meyvenin en güzelini satardı. Birkaç saat öncesinde topladığı bardacıklarının dibinden bal akardı. Çekirdeksiz üzümleri iri değildi ama mum gibi sapsarıydı. Yerken eller sak sak olurdu. Şam üzümü de denen parmak üzümleri iki defa ısırılıp da yenirdi. Şimdi "kardinal" veya "pembe gemre" denen erik iriliğindeki kütür kütür pembe üzümlerin o zamanki adı "tavşan böbreği" idi. Dilsizin elmaları, armutları hep seçme idi. Lâkin dilsiz biraz huysuzdu. Durumu iyi olanların kapısına geldiğinde meyveyi seçer, terazisinin gözüne doldurur, istemeden kapıya getirirdi. "İstemiyorum" cevabını aldığında ise meyveleri kapının önüne döker, arkasına bile bakmadan çeker giderdi.

Kapıların önünden neler geçerdi neler! Kelle, ayak, dalak, işkembe, bumbar satan mançolar; borazanının sesi yedi sokak öteden duyulan gazcılar; hemen oracıkta kalay yapıveren kalaycılar; bıçak bileyiciler; sütçüler; omuzlarına astıkları askı ile satış yapan yoğurtçular; gece saat 23’lere kadar sesleri kesilmeyen tahin-pekmezcilerle, bozacılar; camdan çerçeveli çantaları ve şırıngaları ile esansçılar; pamuk atıcılar; takas kültürü ile çalışan nayloncular ve tabakçılar. Ev sahibi eski takım elbise, palto, manto, ayakkabılarını bir tarafa koyardı; satıcı da karşısına örneğin altı porselen tabakla bir süzgü koyardı. Anlaşma olursa alışveriş oracıkta biterdi.

O zamanlar insanlar arasında güven sorunu yaşanmazdı. 1849 Sokak’ta bizim oturduğumuz apartmanın alt katında bakkal Ahmet Amca vardı. Bütün mahalle ondan veresiye alışveriş yapardı. Herkesin küçük bloknot büyüklüğünde defteri olur, bütün alınanlar deftere yazılır, defter de müşteride dururdu. Ahmet amca evinin bahçesinde yetiştirdiği maydanoz, dereotu, roka, tere ve taze soğanları sabah gelirken toplayıp gelir, mahalleli yeşillik ihtiyacını ondan karşılardı.

Okul önlerinin değişmeyen satıcıları macuncular, çiğdemciler, köfteciler, her kâsesine iki kaşık ceviz atıp üstünü narla süsleyen aşureciler, pelteciler; evde imâl edilip, yağlı kâğıttan minik külâhlara dökülen sarı, yeşil, kırmızı renkli ballıbabacılar (şimdiki lolipopların dedesi), elma şekerciler, keten helvacılar, acılı-acısız turşucular! Her birisi hakkında sayfalar dolusu yazılar yazılabilecek, yüreklerinden sevgi taşan bu sokak satıcıları Karşıyaka’nın renkleri idi bence. Az daha unutuyordum! Okul önlerinin bir başka müdavimi de sinemacılardı. Ellerindeki dürbün benzeri âlete CD büyüklüğünde, üzerinde 14 film karesi bulunan, deklanşöre her basışta film kareleri değişen, üç boyutlu görüntüler veren kasetler takarlardı. Beş kuruş veren çocuk âlete gözünü dayar, başlardı deklanşöre basmaya. Sinemacı bütün karelerdeki görüntüleri ezbere bildiğinden, kare değiştikçe seslendirme yapardı. Üstelik efektleri ile! Hangi kasetler mi vardı? Mekke, Medine, Kâbe, vahşî hayvanlar, yırtıcı kuşlar, dünyanın başlıca şehirleri. Kaset başına beş kuruş ödenirdi. Ne paralar ödedik sinemacıya!

stereoskop - nostalji

O zamanlar yaz akşamları evlerin içi sıcak olduğundan, yemekten sonra herkes kapısının önünü süpürür, bir güzel sulardı. Tahta sandalyeler sıralanır, kilimler serilir, üzerine şilteler atılır ve kapı önlerinde oturulurdu. Birkaç komşu hemen bir araya geliverir, gaz ocaklarında kahveler pişirilir, Yamanlar suyu ile çaylar demlenirdi. Saatler süren doyumsuz kapı önü sohbetleri, çiğdem çıtlamalarının fon müziği altında devam ederdi. Çıtlanan çiğdemin tuzu dilleri damaklara yapıştırmaya başladığında, uzaktan uzağa özlenen tiz bir sesi duyulmaya başlardı, "Gazuz! Buz gibi gazuz! Çivi gibi gazuz!" Bu ses gazozcu Nedim’in sesiydi. Her gün öğleden sonraları buz içinde soğutmaya başladığı gazozlarını akşam olunca arabasına doldurur, sokak sokak dolaşırdı. Her akşam aynı saatte geçerdi. Bir şişe gazoz 25 kuruştu. Ve gerçekten buz gibi soğuk olurdu. Gazoz istendiğinde şişeyi suyun içinden çıkarıp kurular, açmadan şişeyi iki kere sallardı ki "pat" diye ses çıksın! Ne güzel sesti o! Duyuldu mu, ağızlar sulanmaya başlardı. Kıyılamazdı eldeki gazozun içilip bitirilmesine! Bitecek diye korkulurdu! Nedim ciddi ve kibar çocuktu. Herkes sindire sindire içsin diye şişelerin boşunu beklemez, dönüşünde veya ertesi gün alırdı.

O yıllarda bir mahalledeki buzdolabı sayısı üçü beşi geçmezdi. Herkes soğuk suya hasretti. Ara sıra akşamları bakkaldan 25 kuruşluk buz alınır, kırılıp su sürahilerine atılırdı. Akşamları kapı önlerinde büyüklerin sohbeti sürerken, çocukların gece oyunları başlardı. Siz hiç kör sokak ışıklarının altında saklambaç oynadınız mı? Aman Allah’ım, bir ebe oldunuz mu yandınız! Karalıkta bütün çocuklar sizi kolayca izlerdi ama siz nereye bakacağınızı kestiremezdiniz. Ebeliğinizin saatler sürmesi yetmezmiş gibi, bir de dalga geçerlerdi. Siz de mızıkçılık çıkarır, bozardınız oyunu. Tabii ertesi akşam oyun dışı kalma pahasına!


Yorumlar - Yorum Yaz